Devlet Bahçeli'den Muhaliflere Ekonomi ve Siyaset Dersi
Haber Detayı
23 Kasım 2021 - Salı 18:43 Bu haber 2155 kez okundu
 
Devlet Bahçeli'den Muhaliflere Ekonomi ve Siyaset Dersi
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Türkiye'den rövanş almak isteyenleri deşifre ettiği konuşmasında muhaliflere ekonomi, siyaset ve yeni sistem dersi verdi.
MHP Haberi
Devlet Bahçeli'den Muhaliflere Ekonomi ve Siyaset Dersi

TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, ekonomiye zarar vermek için algı oluşturmaya çalışan, siyaseten bölücü bir dil kullanmaya çalışan ve yeni sistemi bir türlü anlamak istemeyerek erken seçim diye tutturan muhaliflerin gayri milli siyasetlerinin bir kez daha deşifre olduğuna dikkat çeken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, halkın ekonomik sıkıntılarının farkında olduklarını ancak izlenen politikaların doğru olduğunu belirttiği açıklamasında, terörle mücadele eden Türkiye'den döviz kuru üzerinden rövanş almak isteyenlerin oyunlarına dikkat çekerek, muhaliflere iki turlu seçim, siyaset ve ekonomi konularında resmen ders verdi.

 

İNANDIKLARIMIZI BİRİLERİ GÜCENİYOR DİYE SÖYLEMEKTEN ÇEKİNMEYECEĞİZ

 

Doğru bildiklerimizi, doğru gördüklerimizi, inandığımız değerleri birileri güceniyor, kızıyor veya rahatsız oluyor diye söylemekten çekinmeyeceğiz. Varsın fincancı katırları ürkerse ürksün, yeter ki milletimizin sözü, hükmü ve iradesi yere düşmesin, düşürülmesin. Demem odur ki, zülfü yâre dokunmak gerekiyorsa onu da yapmaktan geri durmayacağız. Biz olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan MHP'yiz. Türk siyasetini zehirli sarmaşık misali saran bir çürüme, bir ilkesizlik, bir ahlak erozyonu vardır, kuşkusuz bunun failleri zillet ortak paydasında buluşan siyasi partilerdir. Bu teşhisimizi objektif kriterler, sarsıcı gelişmeler, alarm verici ilişki ağları ekseninde koyduğumuz iyi bilinmelidir. Zillet ittifakı bürokrasiyi tehditten, yabancı misyon şeflerini tebrikten, teröristleri taltiften, emperyalizme teşrifatçılıktan, her türlü tefrikadan özel bir haz almaktadır. Türkiye’ye karşı nerede bir cephe açılmışsa maalesef CHP’sinden İP’ine, HDP’sinden diğer marjinal partilerine kadar hepsi içindedir. Bu utanç verici, bu yürek burkan tablo ülkemizin en derin yarasıdır. Hırslarına, nefislerine, egolarına, küçük heveslerine yenilmiş zillet partilerinin Türkiye’nin hem yönetim sistemiyle, hem milli birliğiyle, hem de istiklal davasıyla iflah olmaz meseleleri vardır ve maalesef gerçekler gün gibi meydandadır.

 

MUHALİFLERİN GAYRİ MİLLİ SİYASETİ BİR KEZ DAHA DEŞİFRE OLDU

 

Kılıçdaroğlu, geçen hafta bir Yunan gazetesine demeç vermiş, yine çuvallamış, bulanık aklının dibindeki kalın tortuları göstermiştir. Demiş ki, “iktidara geldiğimizde Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı’nı kuracağız. Neden Savaşıyoruz?” Sayın Kılıçdaroğlu, savaş nerededir? Savaşan kimdir? Terörle mücadeleye hayır diyen, Türk askerine hayır diyen, buna karşılık terör örgütlerine evet diyen yozlaşmış bir zihniyetin savaştan anladığı, savaşla kast ettiği nedir? Irak’ın kuzeyinde icra edilmiş Pençe Harekatı kapsamında yedi ay içinde 831 teröristin etkisiz hale getirilmesi, 1407 mağara ve sığınakların imhası Kılıçdaroğlu’nu rahatsız mı etmiştir? Mavi Vatan’daki dik duruşumuzla birlikte Libya, Irak ve Suriye’de barış ve istikrarın müdafaasını yapmamız uykularını mı kaçırmıştır? Kırmızı listedeki terör elebaşlarını nokta operasyonlarla tasfiye etmemiz kabus mu yaşatmıştır? Türkiye düşmanlarıyla kucaklaşmak maksadıyla helalleşme sayfası açan Kılıçdaroğlu’nun dilinin altındaki bakla nedir? Yunan gazetesine, Akdeniz ve Ege’deki egemenlik mücadelemizin haklılığını anlatmayan, Yunanistan’ın artan tahriklerine ve silahlanmasına tepki göstermeyen CHP Genel Başkanı bir kez daha yanlışa gömülmüş, bir kez daha gayri milli siyasetini deşifre etmiştir. İşte CHP budur, işte Kılıçdaroğlu böylesi bir çıkmazın anaforundadır.

 

BAKIP GÖRMÜYORLAR, GÖRÜP İTİRAF ETMİYORLAR

 

Diğer yandan, bu partinin bir grup başkanvekili televizyona çıkmış, “HDP’nin PKK ile ilişkisi olduğunu görmedim” diyecek kadar milli gerçeklerden kopmuş, Kılıçdaroğlu’nu tamamlamıştır. Be hey gafil, bakıyorsun, ama görmüyorsun; görüyor, ama itiraf edemiyorsun. PKK ile HDP’nin kanlı madalyonun iki yüzü olduğunu cümle alem gördü de bir tek siz mi görmediniz, yalnızca siz mi fark edemeniz? Bu nasıl boş kafadır? Bu nasıl pes etmiş, teslim olmuş, katile hayran olmuş sefil bir zihniyettir? Bununla da kalmayan bu siyasi bedhah, “Demirtaş’ın ve Kavala’nın tutukluluğunu doğru bulmuyoruz” açıklamasıyla CHP’nin kimlerin elinde un ufak olduğunu ispatlamıştır. Demirtaş’ın niye tutuklu olduğunu ben söyleyeyim, çünkü teröristin yeri sokaklar, siyaset koridorları, özgür bir hayat değil, demir parmaklıkların arkasıdır. Bu ülkede kuyumuzu kazmaya çalışan Sorosçulara müsamaha yoktur, bunların da adresi cezaevidir. CHP yönetiminin teröristlerle ve Sorosçularla bu denli iç içe geçmesi öncelikle geçmişlerine, kendi partililerine hakaret, hatta hıyanettir.

 

BAŞÖRTÜSÜ MESELESİNİN ÇÖZÜLDÜĞÜNDEN HABERLERİ YOK

 

Kılıçdaroğlu’nun “iktidarımızda başörtülü bakan olacak” ifadesi de sömürüdür, istismardır, vaki gerçekleri görememenin hüsranıdır. İktidara gelmesi hayal olan bu zihniyetin Türkiye’de başörtü meselesinin çözüldüğünden, artık bu meselenin çok gerilerde kaldığından haberi yoktur. Siz başörtülü bakanı konuşmaktan önce, ikna odalarında eziyet ettiğiniz, üniversite kapılarından geri çevirdiğiniz gencecik kızlarımızın hesabını verin de görelim. CHP ile İP’in paçası tutuşmuş olacak ki, genel başkanlar düzeyinde birbirlerine ziyaretleri sıklaştırmışlar, en son olarak asık ve mutsuz yüz hatlarıyla kamuoyunun huzuruna çıkmışlardır. Ne yaparlarsa yapsınlar, milletin demokratik tecziyesinden kesinlikle kurtulamayacaklardır.

 

AKŞENER'İN TÜRKİYE'NİN MAHALLELERE BÖLÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEMESİ BÖLÜCÜ BİR DİLDİR

 

İP’in başkanı, Türkiye’nin farklı farklı mahallere bölündüğü söylüyor. Bu dil bölücü bir dildir. Bu üslup zararlıdır, zillettir. Türkiye doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine birdir, bütündür, Türk milleti ise büyük ve kutlu bir ailedir. Bölünen mahalleler değil, zilletin ta kendisidir. Ne sokaklarımızı, ne mahallelerimizi, ne şehirlerimizi, ne vatanımızı, ne de insanlarımızı bölmeye hiç kimsenin, hiçbir alçağın gücü yetmeyecektir. İP Başkanı, yüzde 50+1’in şahsıma sorulmasını istemiş. Bu arada gazetelerde, televizyon ekranlarında hala yüzde 50+1 tartışması kıyasıya devam etmektedir. Bilen de konuşmakta bilmeyen de atıp tutmaktadır. Tam bir kafa karışıklığı hakimdir. Şimdi beni iyi dinlesinler, onlara yüzde 50+1 anlatayım da biraz ders alsınlar, sonuç çıkarsınlar, bu konuyu da daha fazla sündürüp sağa sola çekiştirmesinler.

 

YENİ SİSTEMDEKİ 50+1 OYLA SEÇİLME KURALI

 

Cumhurbaşkanının iki turlu seçimle, doğrudan halk tarafından ve “geçerli oyların salt çoğunluğu”yla, yani yüzde 50+1 oyla seçilme kuralı 21 Ekim 2007 tarihli Anayasa değişikliği ile kabul edilmiştir. Bu usul getirildiğinde Anayasa’da “parlamenter sistem” öngörülmekteydi. 16 Nisan 2017 tarihli Halkoylamasıyla “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçilmiş, fakat Cumhurbaşkanının seçim usulü değiştirilmemiştir. Lütfen dikkat buyurunuz, dünyada Cumhurbaşkanı veya Devlet Başkanını halkın seçtiği 99 ülkede geçerli oyların yüzde 50+1’ini alan adayın seçilmesi anayasal norm olarak kabul edilmiştir. Yine dünyada 103 ülkede Cumhurbaşkanını veya Devlet Başkanını halk seçerken bunlardan 99’unda salt çoğunluk uygulanmaktadır. Cumhurbaşkanı ya da Devlet Başkanının halk tarafından seçilmesinde uygulanan ikinci usül yüzde 40+10 olarak isimlendirilen sistemdir. Altını çizerek ifade etmek isterim ki, bu sistem sadece Bolivya, Kosta Rika, Ekvator ve Arjantin’de geçerlidir. Mezkur bu sistemde iki turlu yapılan seçimlerde ilk turda geçerli oyların yüzde 40’ını alıp en yakın rakibine yüzde 10 fark atan adayın ilk turda seçilmesi esas kabul edilmiştir.

 

FARKLI ÜLKELERDEKİ UYGULAMALAR

 

Bolivya Anayasası’nın 166. maddesini, Kosta Rika Anayasası’nın 138. maddesini, Ekvator Anayasası’nın 143. maddesini, Arjantin Anayasası’nın 96, 97 ve 98. maddelerini uyanık bir gözle inceleyenler çarpıcı gerçeklerle yüzleşeceklerdir. Bu ülkelerde aslında geçerli oyların salt çoğunluğu, kısaca yüzde 50+1 şartı aranmakta, eğer adaylardan biri ilk turda yüzde 40 ve üzeri bir oy alır ve en yakın rakibine yüzde 10 fark atarsa ikinci tur seçime gerek kalmamaktadır. Tek turda yüzde 40 oyla seçilme yöntemini öngören ülke örneği dünya üzerinde yoktur. Böyle bir tercihin olması halinde yürütme organının seçiminde “demokratik meşruiyet sorunu” doğacaktır. Devlet Başkanını veya Cumhurbaşkanını halkın seçtiği tüm sistemlerde demokratik meşruiyet gereğince geçerli oyların salt çoğunluğu ile seçilmesi temel kaidedir. Salt çoğunluk usulünü değiştirmeye kalkmak ve bu konuyu tartışmaya açmak yönetim sistemine karşı güvensizliği ve şüpheyi körükleyecektir. Takdir ederseniz ki bu doğru değildir, masum bir talep değildir, Türkiye’nin çıkarına uygun olamayacaktır.

 

YÜZDE 40 ORANINI DİLLENDİRENLER BAŞKALARININ DEĞİRMENİNE SU TAŞIMAKTADIR

 

Bize göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi lehine söylenebilecek en güçlü argümanlardan biri, yüzde 50+1 oyla iktidara gelebilmek için partiler arası uzlaşmayı sağlaması ve kutuplaşmayı azaltmasıdır. Milli birlik ve bütünlük için hayati önemde olan bu güçlü yönü savunmak yerine, bundan geri adım atma anlamına gelen yüzde 40 oranını dillendirmek başkalarının değirmenine su taşımaktır. Bunu uluorta konuşanlar da iyi niyetli sayılamayacaktır. Geçtiğimiz yüzyıla mühür vuran isimlerden birisi olan Prof.Dr.Feridun Nafiz Uzluk aynen şunları ifade etmişti: “Kanuni Sultan Süleyman bir gün, vezirlerini toplar ve ‘memleketin hakiki sahibi kimdir?’ diye sorar. Vezirler bu soruya ‘sizsiniz’ diye cevap verir. Kanuni ise ‘hayır millettir’ diye karşılık verir.” Millet ne diyorsa onu yaparız, onu söyleriz, onu savunuruz. Bundan da asla şaşmayız. Unutmayalım ki, esas olan milletin gönlüdür, güvenidir, güvenliğidir, bekasıdır, saadet ve selametidir. Gökten düşenin parçası bulunur da, Allah muhafaza gönülden düşenin parçası bile bulunamaz.

 

SİYASETİ EKONOMİDEN EKONOMİYİ SİYASETTEN AYRI TUTAMAYIZ

 

Siyaseti ekonomiden, ekonomiyi siyasetten, her iki alanı Türkiye’nin var oluş mücadelesinden ayrı göremeyiz, ayrı tutamayız. Ekonomi sadece ekonomi olmaktan çıkmış, pek çok değişkenin tesiri altına girmiş, şayet kontrol sizde değilse baskı aracına dönüşmesi de kaçınılmaz hale gelmiştir. Türkiye tarihi bir eşiktedir. Ya küresel tefecilerin, para baronlarının, finans simsarlarının sözü geçecek ve içeriden dışarıya kaynak transferi yoğunlaşacak, ya da böyle gelse de bu şekilde gitmeyecektir. Merhum Prof.Dr.Süheyl Ünver isabetle şunları söylemişti: “Türk’ü daima aldatarak yenmişlerdir. Balkan Harbi’nde biz düşmana yenilmedik, koleraya yenildik. Bunu Mekteb-i Tıbbiye’de Hocam Süleyman Numan Paşa’dan duydum.” Aldanma devri kapanmıştır, şimdi şahlanma ve yükselme dönemi başlamıştır. Ekonomi vasıtasıyla Türkiye’ye saldıranlara; dahası insanlarımızı faiz, kur, enflasyon sarmalına hapsetmek için uğraşanlara fırsat vermemek, müsaade etmemek kalbi vatan ve millet sevgisiyle çarpan herkesin ortak sorumluluğudur. Hz.Ali buyuruyor ki: “Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affedeniz. Ama vatanınıza, milletinize fenalık eden bir kimseyi affetmeyiniz.” Biz de affetmeyeceğiz.

 

KÜRESEL ENFLASYON HIZLI TIRMANIŞ HALİNDEDİR

 

Enflasyon, mal piyasasında talep ve arz koşullarının belirlediği, toplumun yaşam maliyetini gösteren makroekonomik bir büyüklüktür. Şu anda küresel enflasyon hızlı tırmanış halindedir. Bu canavar temelde iki kaynaktan beslenmektedir, bunlar: Mal ve hizmet arzının toplam talep artışına cevap verememesi durumunda ortaya çıkan talep-yönlü enflasyon; diğeri de üretim maliyetlerinin artmasının beraberinde getirdiği arz-yönlü enflasyondur. Enflasyon ile mücadele politikalarının geliştirilmesi ve bunların başarıya ulaşması, enflasyonun kaynağının doğru tespit edilmesi ile yakından ilişkilidir. Fiyat istikrarının sağlanmasına ilişkin hâkim görüş, para politikasını öne çıkarmakta ve merkez bankalarını fiyat istikrarından sorumlu kurum olarak tanımlamaktadır. 1990’lı yılların başından itibaren fiyat istikrarı politikalarında izlenen strateji enflasyon hedeflemesidir. Bu çerçevede enflasyon ile mücadele için çözüm önerisi oldukça açıktır: Kısa vadeli faiz oranını, enflasyon oranındaki artış ve azalış kadar artırmak ve azaltmak, böylece reel faiz oranını sabit tutmaktır.

 

ENFLASYON, MAL PİYASASI AKSAKLIKLARININ ORTAYA ÇIKARDIĞI BİR SORUNDUR

 

Enflasyon hedeflemesi, enflasyon ile mücadeleye özünde, talep yönünden yaklaşmakta ve faiz oranlarındaki yükselişlerin toplam talebi azaltacağı, böylece fiyat artış hızının yavaşlayacağını öngörmektedir. Ne var ki, enflasyon mal piyasasında oluştuğu için yüksek enflasyonu aslında, mal piyasası aksaklıklarının ortaya çıkardığı bir sorun olarak tanımlamak en doğrusudur. Mal piyasasında gözlemlenen aksaklıklar da bir ülkenin üretim yapısının sonucudur. Türkiye gibi birçok yükselen piyasa ekonomisinin üretim yapısının temelinde yatan ana sorun; üretimde kullanılan hammadde ve girdiyle birlikte makine, teçhizat ve enerjide ithal bağımlılıktır. Buna, mal ve hizmet sektörlerinin dış ticaret açığı da eklenince, döviz kuru değişimlerine duyarlı bir üretim yapısı karşımıza çıkmaktadır. Maruz kaldığımız sorun da buradadır. Esnek kur sisteminde döviz kurunun değeri piyasa şartlarında belirlenmektedir. Teorik olarak, uluslararası piyasalara kıyasla yüksek yurtiçi enflasyonun uzun vadede milli paranın değer kaybına; yüksek yurtiçi faizin kısa vadede milli paranın değer kazancına yol açması doğal olarak beklenmektedir. Uzun vadede enflasyon ve kısa vadede faiz kanalından etkilenen döviz kurunun ne yönde hareket ettiği sorusunun sağlıklı bir analizi mühim bir ihtiyaçtır.

 

SIKI PARA POLİTİKASI YANGINA KÖRÜKLE GİTMEK DEMEKTİR

 

Türkiye’nin mal, para ve döviz kuru piyasalarındaki tecrübesi bize göstermiştir ki, döviz kurunun belirlenmesinde enflasyonun kuru yükseltici etkisi faizin kuru düşürücü etkisinden çok daha baskındır. Bundan dolayı yüksek enflasyon-faiz-kur açmazı devamlı karşımıza çıkmaktadır. Önemle belirtmek isterim ki, Türkiye’nin üretim ve dış ticaret yapısı, enflasyon ile mücadeleye yalnızca talep cephesinden değil, aynı zamanda arz zaviyesinden de yaklaşmayı gerektirmektedir. Enflasyonun kaynağında talep yönlü pozitif şoklara arz yönlü negatif şokların eşlik ettiği bir durumda yüksek faiz politikası uygulamak, Avrupa Merkez Bankası Başkanı’nın deyimiyle “daha sıkı para politikası, sadece ekonomi üzerindeki daraltıcı etkiyi şiddetlendirirken”; bize göre de “yangına körükle gitmeye” benzemektedir. Zira yüksek faiz, finansman maliyetlerini artırdığı için ekonomideki toparlanmayı arz yönünde engellemekle kalmamakta; yatırım kararlarının ertelenmesine yol açarak üretim kapasitesini de kısıtlamaktadır. Bu da işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı demektir.

 

TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDE İKİ SEÇENEK VAR

 

Türkiye bir karar vermek ve bunu uygulamak için de bir irade ortaya koymak durumuyla karşı karşıyadır. Ya enflasyon artışına faizleri yükselterek tepki vermeye devam etmek suretiyle enflasyon-faiz-kur sarmalı içerisindeki döngüyü kabulleneceğiz; ya da tüm ekonomik birimlerin faaliyet ve beklentilerini bozan yüksek faiz politikasından kademeli bir şekilde vazgeçerek, enflasyonla mücadeleyi yeniden tanımlamak ve üretim kanalını esas alan bir politika anlayışına geçeceğiz. Bize göre başka bir alternatif kalmamıştır. Her iki politikanın da beraberinde getirdiği risk ve maliyetler olduğu malumlarınızdır. Birincinin maliyeti zaten ödenmiş, maalesef ödenmeye de devam etmektedir. İkincisi ise yapısal adımların atılmasını şart koşmaktadır. İkinci seçenek olan yüksek faiz politikasından kademeli bir şekilde vazgeçmek, her şeyden önce üretim ve dış ticarette ithal bağımlılığını yapısal bir sorun olarak gündeme almayı ve bununla kıran kırana mücadeleyi işaret etmektedir.

 

EKONOMİK GÜVENLİĞİMİZ İÇİN BAŞKACA BİR YOL KALMADI

 

İlk etapta hammadde-girdi, makine-teçhizat bağımlılığını azaltıcı yapısal adımların atılması kur yönünden gelen enflasyonist baskının kırılmasının temel taşı olacaktır. Enflasyon ile mücadele arz yönlü yaklaşımın da içerisinde bulunduğu bir politika ile başarılacak ve Türkiye bir bedel ödeyecekse, bunu üretim yapısını değiştirmek ve geliştirmek için göze alacaktır. Ekonomik güvenliğimiz için başkaca bir yol kalmamıştır. Ancak, yalnızca enflasyon ile mücadele değil, ekonominin tümü için çözülmesi gereken öncelikli konu, politika uygulamasındaki belirsizliğin ortadan kaldırılmasıdır.  Para politikası ve merkez bankasını baz alan, kamu maliyesinin rolünün ikinci planda tutulduğu ve enflasyon ile mücadeleyi yalnızca faize bağlayan politikanın çözüm üretmede yetersiz kaldığı deneyimlerimizle sabittir. Kararlı ve istikrarlı para politikası uygulanması kadar, kaynakların etkin kullanımı önündeki engelleri tespit eden ve bunları çözecek olan bir kamu maliyesi yaklaşımına da ülke olarak ihtiyaç duyduğumuz göz ardı edilemeyecek bir gerçektir.

 

TÜRKİYE FAİZ KAMBURUNDAN KURTULMALIDIR

 

Türkiye, faiz kamburundan kurtulmalıdır. Faiz, uzun vadede üretim sistemine büyük hasarlar vermektedir. Ülkemiz şu anda dünyada faiz oranın yüksekliği açısından ilk on ülkeden biri, Avrupa’nın da zirvesindedir. Faiz geleceğimizden çalmaktadır. Bize göre hükümetin izlediği ekonomi politikası doğrudur, bunun üzerinden polemik yaratmak, bittik, tükendik, yandık, mahvolduk demek felaket tellallığıdır, kötü niyetliliktir. Türkiye ekonomisi için 1980-2020 dönemi verileriyle ulaşılan sonuca göre faiz oranı ve enflasyon arasında uzun dönemli bir ilişki bulunmuştur. Akıntıya karşı kürek çekmek, Neo-Liberal iktisat akımının alışkanlıklarıyla milletimize karamsarlık servis etmek vatan sevgisiyle bağdaşmayan bir sorumsuzluktur. Geldiğimiz bu aşamada, yeni yönetim sistemi kapsamında Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunu mutlak surette tartışmaya açmak hem demokrasinin hem de milli iradenin gereğidir. İMF ve faiz lobisinin oyunlarıyla daha fazla mesafe alamayacağımız ortadadır. Davul hükümetin boynundayken, tokmağın başkalarının elinde olması kabul edilemez bir çarpıklıktır. Özerk ve bağımsız kurumlar milli iradenin üzerinde olamaz, olmamalıdır. Hesabı veren siyasettir, kararı veren de siyaset olmalıdır.

 

MUHALİFLERİN KİMİN LEHİNE FAALİYET GÖSTERDİKLERİ ANLAŞILDI

 

Geçtiğimiz Cuma günü, Resmi Gazete üzerinde spekülasyon yapıp güvensizliği kamçılayanların, insanlarımızı gece nöbetine sokanların geçmişte kimin lehine faaliyet gösterdikleri şimdi daha iyi anlaşılmıştır. CHP, İP ve diğerlerinin yalnızca eleştirerek, ekonomi etrafında korkular üreterek siyaset yapmaları acziyetlerinin ve çaresizliklerinin göstergesidir. Nasıl bir ekonomi politikası takip edecekleri belli değildir. Nasıl bir kamu maliyesi tasavvuru içinde oldukları net değildir. Ekonomiden anlamayan cahillerin tek söylediği erken seçimdir. Aslında bunlar hazırlıklı değildir, derslerine çalışmayan haylaz öğrencilerle bir ve aynıdır. Tekraren söylüyorum, erken seçim falan yoktur, seçim 2023 yılının Haziran ayında yapılacaktır. İlle de seçim, hemen seçim, seçim de seçim diyenler bozgun siyasetinin taraftarlarıdır. İstikrara en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde seçim demek kime hizmettir? Kimin sesine ses olmaktır? Nasıl bir siyaset anlayışıdır? İnsanlarımızın ekonomik sıkıntılarını biliyoruz, artan döviz kurlarından yakınmaların farkındayız, ancak takip edilen politikalar doğrudur, yakında her şey düzelecektir.

 

TERÖRLE MÜCADELEMİZİN RÖVANŞINI KUR ÜZERİNDEN ALMAK İSTİYORLAR

 

Terörle mücadelemizin rövanşını kur üzerinden almak istiyorlar. Dik duruşumuzu, egemenlik haklarımızı kahramanca savunmamızı dövizle baskılamaya çalışıyorlar. Suriye’deki, Irak’taki, Libya’daki, Mavi Vatan’daki, Karabağ’daki, Afrika’daki mevcudiyetimizi dövizle püskürtmenin arayışındalar. Bu kez başaramayacaklar, yayından çıkan ok Allah’ın izniyle hedefine ulaşacak, Türkiye’yi hiç kimse tutamayacaktır. Döviz operasyonları boşunadır, faiz kulisi yapanların çabası beyhudedir, Türkiye’yi teslim alamayacaklar, Türk milletini yolundan çeviremeyecekler. Vatandaşlarımızdan ricam biraz sabretmeleri, biraz metanet göstermeleridir, bugünler geçecek, milli ve yerli bir ekonomik dirilişle mutlaka rahatlığa kavuşacaklardır.

 

DÜNYADA HER ŞEY OLUR AMA KERKÜK TÜRKSÜZ KALAMAZ

 

Kerkük’ün statüsü ve tarihi dokusu üzerinde oyun kuranların, bu Türkmen kentini peşmergenin eline ve emeline bırakmak için plan yapanların aklını başına alması, ateşle oynamaktan vazgeçmeleri çağrımdır. Kerkük Türk’tür, Türkmenlerin canevidir. Bu Türk kentinin peşmergenin denetim ve kontrolüne girmesi bölgesel dengeyi alt üst edecektir. Hiç kimse böylesi bir rezalete, bedeli çok ağır olacak bir işgal girişimine heveslenmemelidir. Dünya her şey olur, ama Kerkük Türksüz olamaz, Türkmenlik onuru yere düşürülemez. Bir oluruz, beraber oluruz, gerekirse soydaşlarımızla birlikte Kerkük’te etten duvar öreriz. Kerkük’ün bir girişi vardır, ama çıkışı asla yoktur. Bu duygu ve düşüncelerle Portekiz’de düzenlenen 15’inci Avrupa Tekvando Şampiyonası’nda madalya alan evlatlarımızı tebrik ediyor, ayrıca Mersin Gülnar’da acı haberini aldığımız Müslüme yavrumuza da Allah’tan rahmet diliyorum. Hepinizi saygılarımla selamlıyor, başarılı bir hafta geçirmenizi temenni ediyorum. Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.
 

Resim

 

Resim

 

 

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: MHP Genel Başkanı, Devlet Bahçeli, Türkiye, rövanş almak, isteyenleri, deşifre etti, muhaliflere, ekonomi, siyaset, sistem dersi, enflasyon, faiz, MHP
Yorumlar
Haber Yazılımı