








|
||
| Bahçeli: Coğrafyaları Yönetme Fırsatı Olursa Jeopolitik Değişir | ||
| MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, şartların başka coğrafyaları yönetme imkânı verdiğinde o anın şartlarına göre yeni bir jeopolitik oluşturma fırsatının doğabileceğini söyledi. | ||
| MHP Haberi | ||
![]() |
||
| |
||
TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada iç ve dış siyasi gelişmelere yönelik değerlendirmelerde bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, çatışma ve savaşların artığı nizamın değişmeye yüz tuttuğu dünyada Türkiye'nin Başkenti Ankara'nın önemine dikkat çektiği açıklamasında; hayallerimizin ve hedeflerimizin teminatı olan Ankara'nın milli coğrafyanın yönetim merkezi olmasının yanında Anadolu jeopolitiğinin gerçeğinden doğmuş stratejik merkezi, tarihin derinlerinden beslenen ve ders çıkartan devlet ve yönetim aklının merkezi olduğunu belirterek, şartların başka coğrafyaları yönetme imkânı verdiğinde o anın şartlarına göre yeni bir jeopolitik oluşturma fırsatının doğabileceğini söyledi.
MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ'NİN TBMM GRUP TOPLANTISI KONUŞMASI
Konuşmamın hemen başında teessüf ve teessürle ifade etmek istiyorum ki, içinde bulunduğumuz çağın değerler hiyerarşisi, insani ve vicdani ölçüler piramidi ağır hasarlıdır. Bundan mütevellit kriz, kaos ve karmaşa hali dünyanın üzerine adeta karabasan gibi çökmüş durumdadır. Körüklenen istikrarsızlık ateşi yalnızca coğrafyaların bacasını sarmakla kalmamış, geleceği de aşırılaşmış risk ve tehlikelerle kundaklamaya başlamıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın vahim sonuçları henüz tesirini kaybetmemişken, halka halka genişleyen yeni savaşlar silsilesinin nasıl bir vahşet ortamına davetiye çıkaracağını isabetle öngörmek emin olunuz ki kolay değildir. İnsanın, doğuştan sahip olduğu haklara, tartışılamaz miras ve değerler müktesebatına saygı ve sadakat maalesef kalmamıştır. Geldiğimiz bu aşamada, güçsüz haklı, haksız ise güçlü konumdadır. Küreselleşen etik ve ahlak kargaşası, kamçılanan hakimiyet ve paylaşım kavgaları özlemle beklenen geniş çaplı barış, huzur ve istikrar arayışlarını ne yazık ki boşa düşürmektedir. Bildiğiniz gibi gelecek zamanın ahlakından bahsedilemez. Her ahlak, her kültür geçmişten süzülerek bugünlere ulaşır. Fakat geleceğin silahla ve zora dayalı inşası amacıyla günümüzün tüm barbarlıklarının zincirlerinden boşandığı da ortadadır. Geçmişe merhamet ve minnet, sadakat hissinin zaman aşımına uğramayan mütemadi görevidir. Geleceğe sahip çıkmak, geleceğin heba ve heder olmasının önüne geçmek ise bugün taşıdığımız en bariz sorumlulukların başında gelmektedir.
Bölgesel ve küresel tansiyonun çok yükseldiği bir dönemde Türkiye olarak sağduyu ve soğukkanlılıkla hareket etmek, barışçıl çabaları destekleyip teşvik etmek mümeyyiz nitelikli politik ve diplomatik bir tutum tercihidir. Böylesi alacakaranlık dönemlerde duygusal tepkilere, duyumsal tepkimelere itibar ve ihtimam gösterilmemesi devlet ve millet aklının müşterek hassasiyeti olmalıdır. Bu kapsamda etrafında dolaştığımız asıl mevzumuzun tam ağırlık merkezine geldiğimiz takdirde mahut sıcak gelişmeler karşısındaki yorum ve değerlendirmelerimizi aklıselim bir siyasi ve ahlaki çerçevede yapmamız kaçınılmazdır. Öncelikle şu hususu ifade etmeliyim ki, ABD’nin Siyonizm’in tahrik ve tertibine gelerek İran’a saldırması bölgesel ve küresel dengeleri sakatlayacak mahiyettedir. Bu saldırganlık gayri meşrudur. Bu saldırganlık gayri hukukidir. Bu saldırganlık gayri ahlakidir. Uluslararası hukuku takan ve tanıyan yoktur. Dünyada orman kanunlarının geçerli olmadığını iddia edecek bir akıl ve mantık sahibi hiç kimseden bahsedilemeyecektir. Hani müzakereler sürüyordu? Hani görüşmeler devam ediyor; anlaşmaya ve uzlaşmaya yakın olunduğu iddia ediliyordu? 26 Şubat 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen müzakereler sonrası arabulucu Umman Dışişleri Bakanı; İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu sıfırlamayı kabul ettiğini açıklamıştı. ABD ve İran eşzamanlı olarak, müzakerelerde ilerlemenin olduğuna dair mesajlar vermişlerdi. Hatta Cenevre’nin ardından süregelen görüşmelerin Viyana’da devam edeceği bile duyurulmuştu.
28 Şubat 2026 Cumartesi günü malum müzakerelerle ilgili gelişmeleri ele almak maksadıyla İran’ın dini lideri Ali Hamaney, üst düzey görevli siyasetçi ve bürokratlarla toplantı halindeyken İsrail’in saldırması ve sonuçta mezkur toplantıda bulunanların katledilmesi tam anlamıyla alçaklıktır. Casuslar İran’ın en kilit ve mahrem alanlarına kademe kademe sızmışlardır. Hain ve ajanlar içeride olunca kale kapısı kilit tutmamıştır. Siyonist eşkıyalık dürte dürte, ite ite ABD’yi İran’a saldırtmıştır. Müzakereler kisvesiyle İran’a tuzak kurulmuştur. Hamaney’in ölümünden sonra MOSSAD ajanlarının yıkıntılar altındaki anlık görüntüleri kayda alarak Netenyahu’nun ofisine göndermesi dehşet uyandıran bir organize saldırganlığın göstergesi değildir de nedir? İran’ın üst yönetimi ile askeri ve stratejik alt yapısı hedef alınmıştır. Tahran yönetimi evvelemirde istihbarat oyunlarına ve bu çerçevede ilerletilen operasyonlara boyun eğmek zorunda kalmıştır. Buradaki amacım ABD-İsrail koalisyonunun İran’a yaptığı saldırıları detaylarıyla anlatmak değildir. Kaldı ki haber bülteni değiliz, haber ajansı değiliz, savaş muhabiri hiç değiliz. Maksadımız, komşumuz İran’ı hedef alan çok boyutlu saldırılardan çıkarmamız gereken dersler olduğunu, tehdidin ne kadar yakınlaştığını ve acımasızlaştığını görmenin beka düzeyinde aciliyet arz ettiğini izah ve ifade etmektir.
İç cephenin önemi, milli birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran’ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkânsız, hem de izansızlıktır. “Terörsüz Türkiye” hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz? Türk-Kürt kardeşliğine yaptığımız samimi ve sahici çağrıyı utanmadan çarpıtan, PKK’nın kurucu önderliğinin 27 Şubat çağrısına her zaviyeden saldıran mayası ve meşrebi karışık zihniyetler, çevremizdeki ateş çemberinden herhangi bir sonuç çıkarıyor musunuz? Vatan ve millet sevgisi konusunda, milli birlik ve kardeşlik bahsinde bizimle aşık atmaya, boy ölçüşmeye, rekabet etmeye, hatta kibirli bir üslupla ayar vermeye çalışan siyasi ucubeler, nasıl bir felaket ve fecaatin kıyısından döndüğümüzü daha ne zaman anlamayı düşünüyorsunuz? İç cephemiz sarsılırsa sağımızın solumuzun zehirli haşeratlarla dolacağını merak ediyorum, ne zaman görmeyi ümit ediyorsunuz? Edirne’yi Enver alacağına Bulgar alsın diyenlerin işbirlikçi torunları, sözde milliyetçi geçinen milliyetsizler sorarım sizlere; bir olmuş, diri olmuş, hep birlikte tek yürek olmuş Türkiye’nin neresinden rahatsızsınız? Oyumuz şu olmuş, bu olmuş; hepsi fasa fiso, hepsi beyhude; vatan ve millet elden gidince, devlet hükmü şahsiyetini kaybedince ne yapalım oyu? Nasıl yapalım siyaseti? Ne diyelim geleceğimizin nesline? Hangi bahaneleri üretelim ecdadımızın yüzüne?
Nasıl olsa sırtınızda yumurta küfesi yoktur. Nasıl olsa yediğiniz önünde, yemediğiniz arkanızdadır. Bir eliniz balda, diğeri yağdadır. Bakınız, merhum Mehmet Akif Ersoy ne diyordu: “Ki bir yandan celadetler saçıp dünyayı titretmiş, Öbür yandan da insanlık nedir dünyaya öğretmiş.” Peki kim bu titreten ve öğreten? Değerli arkadaşlarım, ben size söyleyeyim, büyük Türk milleti. Böylesi muazzez ve müstesna bir milletin nerede bir haksızlık varsa karşısında durması, nerede bir hukuksuzluk varsa itiraz etmesi, nerede bir mazlum feryadı varsa ona kulak vermesi şanının, şerefinin gereğidir. Gerek Tel Aviv medyası, gerekse İsrail eski Başbakanı Bennett şu iddialarda bulunmuş: “Türkiye yeni İran’dır.” İsrail’in cani Başbakanı; “hem Şii hem Sünni eksen tarafından tehdit altındayız” açıklamasıyla şer korosuna katılmış. Bir başka Türk ve Türkiye düşmanı Rubin ise “Ankara 2036’da, Tahran 2026’daki gibi olacak mı?” diye sorgulamış. ABD’nin bir emekli albayı ise “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” diye zırvayı hezeyanla perçinlemiş. Madem böyle iddialar son günlerde yaygınlık kazandı, bizim de bu sapkın görüş ve tehditleri görmezden gelmemiz doğal olarak mümkün değildir. Diyorum ki, ölümden öte köy yoktur, zira ölürsek şehit, kalırsak gazi olacağımız tarihi ve manevi hakikat, aynısıyla da farz-ı ayndır.
Bu inanca sahip bir kutlu iradeyi, bu iradenin sahibi bir büyük milleti, Türk-İslam mefkûresinin yeryüzüne mühür vurmuş muazzam bir kahramanlığını tehdit edecek, boyun eğdirecek, teslim alacak muhasım bir odağı Cenab-ı Allah henüz nasip etmemiş, henüz yaratmamıştır. Üstümüze kim geliyorsa, kimler gelmeyi düşünüyorsa göreceği azamet ve şiddeti de peşinen kabullenmek durumundadır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demekten vazgeçeceğimizi hiç kimse düşünmemelidir. Hiçbir hain emel sahibi mihrak veya ülke yanlış hesap yapmamalıdır. Bir ölürsek bin diriliz, bin ölürsek bir bir dirilir, bu vatana, bu millete sonuna kadar sahip çıkarız. Korkak her gün, kahraman bir gün ölür. Biz korkak değil, kahraman bir milletin bugünkü serdengeçtileriyiz. Ne diyordu merhum Hüseyin Nihal Atsız kulak verelim: Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir, Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir. Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir; Kahramanlık saldırıp bir daha geri dönmemektir. Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından, Koşar adım gitmeli onların arkasından, Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından, İleriye atılmak ve sonra dönmemektir. İran’ın dini lideri Hamaney ile birlikte hayatını kaybetmiş bütün isimlere Cenab-ı Allah’tan rahmetler niyaz ediyorum. Dost, kardeş ve komşu ülke İran halkına sabır ve baş sağlığı diliyorum.
Lütfen dikkat buyurunuz, bir devletin en üst mevkiinde bulunan 50’ye yakın kişinin aynı anda hedef alınmasından, aynı şekilde ifna edilmesinden ibret almayalım da ne yapalım? Böylesi bir tedbir ve temkin ihlaline nasıl yorum getirelim? Venezuela’dan sonra İran’da da olan biten kanlı dramatik ve trajik gelişmelere ne diyelim? Bu vandallıktan herhangi bir sonuç çıkarmaktan imtina mı edelim? Ayrıca Pakistan ile Afganistan arasındaki çatışmaların son bulmasını, anlaşmazlıkların karşılıklı mutabakatla sonlandırılmasını temenni ediyorum. Coğrafyamızın her tarafında barış hakim olmalıdır. Savaşın kazananı yoktur, barışın kazananı ise çoktur. Dünyaya hakim ve hadim olması gereken tek gerçek barıştır. Afganistan ve Pakistan arasındaki çatışmaya, ABD-İsrail ortaklığının İran ile savaşına mutlak surette barışçıl çözüm stratejileriyle doğrudan müdahale edilmelidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde ve takdir edilecek yoğun diplomatik temaslarıyla barış ortamının yeşermesi samimi dileğimiz ve beklentimizdir.
Barışın kaybedeni, savaşın kazananı olmaz, olamaz. Barışmak yerine savaşmak cinayettir. Bu cinayete ortak olmak istemeyen her ülke barışçıl emel ve hedefler etrafında birleşmeli, sözleşmeli ve el ele vermelidir. Son olarak diyeceğim şudur: İran mazisi 2500 yüzyılı bulan bir devlet geleneğine sahiptir. Aynı zamanda geniş bir coğrafyanın üzerinde egemenlik kurmuştur. İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ve toprak bütünlüğü mutlaka korunmalıdır. Hangi etnik veya mezhebi gruba mensup olursa olsun, bu ülkenin tüm vatandaşları mensubiyet onuruyla birlikte tarihi, hukuki ve ahlaki mükellefiyetin gereğini bihakkın yerine getirmelidir. İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğini Siyonist-emperyalist dayatmalar değil sadece ve sadece bu ülke halkının iradesi tayin ve temin edebilecektir. Bunun dışında, bunun hilafında her filli zorlama, her ayak oyunu, her karanlık senaryo uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na temelden aykırılık anlamına gelecek, dahası insanlık suçu olarak anılacaktır. İran, İranlılarındır. Bu ülkenin etnik ve mezhebi kategorilere parça parça bölünmesi Türkiye ve bölge ülkelerinin yanı sıra küresel siyaseti de çok olumsuz etkileyecektir. Huzur istiyoruz, barış istiyoruz, Siyonist- emperyalist azgınlığı da sonuna kadar reddediyoruz.
Ceddimiz, Oğuz boyunun Anadolu’ya gelişinin üzerinden bin yıl geçmiş bulunmaktadır. Her yıl kutlamaya ve bu tarihi olayın hatıralarını derinden yaşamaya devam ediyoruz. Tarihte herhangi bir saikle çaresiz toplumların kitleler halinde kendine coğrafyalar aradıklarını biliyoruz. Artık sınırların resmileştiği günümüzde bile, bu arayışların büyük kitlesel sığınmalara yol açtığını görüyoruz. Ancak, bu tür toplu yönelişin yalnızca doğru zamanda olması değil ancak doğru yöntemlerle de olması gerekmektedir. Biz bunun kadim insanlık geçmişindeki adına fetih diyoruz. İşgali, menfaatçi hissin kaba bir güçle bir yurda geçici çöreklenmesi olarak tanımlayabiliriz. Fethin ise, yerleşmek, yaşamak, paylaşmak gibi insani erdemleri ve kalıcı olmayı gerektirdiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle Türkmenlerin binlerce çadırla ve aileleri ile Anadolu’ya gelişleri bir fetih hadisesidir. Ama mesela Moğol ordularının ordularıyla Ankara’ya dayanmaları işgalden öteye geçememiştir. Bizim tarihi kitlesel yöneliş ve yerleşim çabalarımız asla bir işgal olmamış; fethedilen Anadolu ve sonra Rumeli toprakları birer birer vatan edinilmiştir. Aradan geçen asırlarda, bu topraklar bizi, biz de bu toprakları severek birbirimize bağlandık. Anılarımız bir, acılarımız bir, biz büyük bir aileyiz! diyerek tanımladığımız büyük milletimiz, ana yurt Orta Asya’dan sonra bu coğrafyada da vücut bulmuştur. Ne mutlu ki, kudretli devletler halkası ardı ardına inşa edilerek, tarihin imbiğinden iftiharla süzülmesini bilmiştir.
Bu vatanın bağrında yaşayan aziz millet varlığı, devlet ve millet kaynaşmasının en güzel örneklerini vermiş, yurt bellediği bu coğrafyayı, canı, kanı ve varlığı pahasına savunarak vatanlaştırmıştır. Anadolu’muzun, eski çağlarda yeryüzüne hükümran olmak isteyen cihangirler için hedef topraklar haline gelmiş olduğunu hepimiz biliyoruz, okuyoruz, görüyoruz. Namusu, gücü ve onuru olan her millet gibi bizim milletimiz de vatanına göz dikenlere karşı tek nefes olarak savunma başarısını göstermiştir. Aziz millet varlığı, barındığı yerlerde güvenliği sağlandıkça, esenliği temin edildikçe, hürriyetine sahip çıktıkça tarım, hayvancılık, zanaat gibi günlük hayatın gereklerinde de önemli mesafeler almıştır. Üç kıtanın; Avrupa, Asya ve Avrupa’nın kesiştiği kavşaktaki bu coğrafyanın takdir edersiniz ki bir varoluş, varoluşunu koruma, yaşatma ve sürdürme politiği oluşmuştur. Buraların nasıl yönetileceği, nasıl korunacağı, nasıl denge sağlayacağı, sorunların nasıl aşılacağı ve önleneceği konusunda asırların bilgeliği zaman içinde olgunlaşarak tecelli etmiştir. Bu jeopolitik; Çok zorlu yapıyı nasıl yönetebileceğini öğrenmiş tecrübi devlet aklından; Burada nasıl var olabileceğini artık iyice kavramış milli alışkanlık ve milli kültürden; Kimin dost, kimin düşman; kimin hain olduğunu bilen yüksek ferasetten; Bin yılın savaş, isyan, kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş ağır derslerinden; Bu vatana yönelen tehditlere karşı birer birer kazandığımız zaferlerden; Bin yılı, her anıyla derinden yaşamış ve hissetmiş olan insanımızın yüksek seciyesinden; Ve kuşkusuz, tarih içinde yaşanmış acı hatıralardan arta kalan derslerden çıkartılmıştır.
Bu yüzden yaşanan coğrafyanın devlet yönetimine yüklediği sorumluluğa “jeopolitik” diyoruz. Politikanın coğrafyadan doğan sentezini böyle tanımlıyoruz. Çünkü coğrafya, anlayışımızı değiştiriyor. Bakışımızı değiştiriyor. Fikrimizi değiştiriyor. Bir bozkırda yalnız yaşayan bir boyun, karşılaşacağı yeni insanlarla birlikte yaşaması onu nasıl yeni şartlara uymaya zorluyorsa, Muazzam toprakları yönetmeye talip bir nizam arayışının da barış, huzur ve kardeşlik doğuracak yeni bir anlayışa sahip olmasını zorunlu hale getirmektedir. Türk milletinin, muazzam varlığını bağrına basan Anadolu’yu merkez edinmiş olmasının hikmeti de bu olsa gerektir. Asırlar süren yerleşimden sonra Osmanlı Devleti’nin küçülmeye başladığı dönemde de Anadolu, asla terk etmeyeceğimiz ana yurdumuz olmuştur. Bu anayurt politiğinin önünü açacak Terörsüz Türkiye hedefidir. İstiklal Savaşımızın stratejisi, bizi Anadolu’dan atmak ve dar bir alana sıkıştırmak isteyen müstevli güçlere karşı yine öncelikle Anadolu’nun kurtulması olmuştur. Bu itibarla; Bunca mücadelenin sonunda kurulan Cumhuriyetimiz ve siyasi başkentimiz Ankara bin yıllık Anadolu’daki Türk jeopolitiğinin hem gereği, hem muhteşem anısı, hem de mükâfatıdır. Türk milliyetçisi olarak biliyor ve savunuyorsunuz ki, nerede bir soydaşımız ve din kardeşimiz varsa yüreğimizin bir parçası da oralarda atıyor demektir.
Bugün ve her geçen gün, varlıklarını yükselten Orta Asya coğrafyasındaki Türk devletleri ve İslam alemi bizim şerefli tarihimizin vaz geçemeyeceğimiz parçalarıdır. Allah’a secde eden milyarlarca Müslüman da dünyanın her yerinde bizlerle inanç ve gönül bağı ile irtibatlanmış din kardeşlerimizdir. Bu milyarlık beşeriyetin bir kısmı ile tarih içinde ayrı coğrafyalara düşerek jeopolitik illiyetimizi azaltmış durumdayız. Bir kısmı ile ise daha yakın dönemlerde, beraberce sürdürmek istediğimiz siyasi geleceğimizi çok çeşitli amillerin etkisiyle kaybetmiş haldeyiz. Bu nedenle Anadolu dışı coğrafyalarda kalan soydaş ve dindaşlarımız bugün sayıları altmışa varan devletlerde hayatlarını sürdürmektedirler. Üstelik kurucu kahramanlarımızın bir kısmı da kaybedilmiş bu toprakların evlatlarıdır. Bugün kendi kaynaklarından yükselen, kendi beşeriyetinden kuvvet bulan ve yüksek caydırıcı gücüyle kötü niyetleri durduran Türkiye Cumhuriyeti devleti vardır. Elbette, bütün çabalara ve iyi niyete rağmen her sorunun çözülmüş, insanımızın devletinden beklediği her talebin karşılandığını ileri sürecek değiliz. Ancak hayatın meşgalesi içinde bunlarda vardır ve olması da hem demokratik, hem insani, hem de siyasi bir realitedir. Doğal karşılamak lazımdır. İhtiyaçların sonsuz, kaynakların yetersiz olduğu denklemde pek tabii toplumun beklentileri makul hamlelerle karşılanmalıdır.
Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı hepinizin malumudur. Kaybetmiş olduğu topraklarla ilişkili olarak, coğrafyasının küçülmesine bağlı şekilde politiğini de değiştirmek mecburiyetinde kalmıştır. Bizler onları, neden savunmadılar, neden direnmediler, neden doğru okumadılar diye asla ve asla suçlayamayız. Döneminin şartlarında yapılması gereken her kahramanlığı ve direnci göstermiş olmalarına rağmen coğrafyaların elden çıkmasını önleyememişlerdi. Bu muhteşem kadro, yeni şartların gerektirdiği ve gerektireceği ortamı doğru okuyup döneminin en gerçekçi yorumunu yapmayı başarmışlardır. Biz, Türk milliyetçileri olarak bu tedrici değişimi ve okumayı hem çok önemli, hem de beka düzeyinde anlamlı bulmaktayız. Çünkü çekilmeye başlanılan ve artık kalıcı olarak kopacağı anlaşılan toprakların eski politiğini ısrarla savunmak, Anadolu’muzun da kaybedilmesine yol açacak tarihi bir zafiyet olacaktı. Dönemin İstanbul hükümetinin her yandan kuşatılan ve kaybedilmeye başlanılan topraklar karşısındaki en büyük yorum yanlışlığı da bizce buydu. Bu tarihi değerlendirme hatası onları Anadolu’nun işgaline göz yummaya ve işgalcilerle işbirliğine kadar götürecekti. Anadolu merkezli yeni milli jeopolitik ise aslında dönemin Türk milliyetçilerinin fikrinde ve ruhunda uyanmıştı. Özellikle İttihat ve Terakki yönetimi, sınırlarını biraz daha geniş tutarak kendisine yeni nüfuz alanı çizmişti.
Kurtuluş Savaşı kahramanları, tarihin akışını tersine çevirmekle uğraşıp eldekini de kaybetmek yerine; Mevcudu elde tutmaya yönelerek Anadolu ve Rumeli topraklarını kurtarmayı başarmışlardı. Bu derin ve hikmetli stratejik aklı, bugün her şey olup bittikten sonra yorumlamak kolay olabilir. Ama savaşırken düşünmeyi öğrenmiş bir milletin çocukları olarak bunu tam da ihtiyaç duyulan anlarda doğru okumaları her türlü takdirin üstündedir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu muazzam stratejik dönüşümü başarmış bütün kahramanlarımızı en samimi hissiyatımla hürmetle, rahmetle ve hasretle anıyorum. Bu kadronun önemli bir kısmı kaybedilen coğrafyaların evlatlarıydı ve eldeki ana yurdun bağımsızlığı için hayatlarını ortaya koymuşlardı. Üsküp’ün, Kosova’nın, Kırcalı’nın, Dedeağaç’ın, Bağdat’ın, Gazze’nin Musul’un, Kerkük’ün, Halep’in ve pek çok yerin artık bizde olmadığı bu yeni coğrafyada, buraları hiç kaybetmemiş gibi davranarak hala eski jeopolitikte ısrar etmenin pratikte anlamı olmadığını fark etmişlerdi. Ama akılları yine de haklı olarak Misak-ı Milli sınırlarında ve maşeri vicdanda mahfuz eski vatan topraklarında kalmıştı.
Tarih, yanlış zamanda doğru adım atanlarla, doğru zamanda yanlış adım atanların yaşadığı hezimetler ve yıkımlara şahitlik etmektedir. Bir yanlışın bütün doğruları götürdüğü bu stratejik hesapta, önemli olan doğru adımın, yine doğru zamanda atılabilmesidir. Nitekim mesela Atatürk’ün Hatay’ı Fransızlardan geri alması iki doğrunun, yani doğru zaman ve doğru adımın doğru bir denklem içinde işlemesiyle mümkün olmuştur. Silah atmaya gerek kalmadan bir tarihi Türk yurdu ana vatana katılmıştır. Bu sözlerimden, sınırların ötesinde kalmış milli gerçeklerimizin ve milli varlığımızın ihmal edilmesi gibi bir sonuç çıkartılmasını istemem. Kültürel anılarımızın hala taze olduğu, beşeriyetimizin hala yaşamaya devam ettiği bu topraklar ve insanlar ile bir gün yeniden kucaklaşma hayalini kurmak çok değerlidir ve tutkumuzdur. Ancak sanki hiç kaybedilmemiş gibi davranarak bir devletin siyasi ve felsefi sıklet merkezini hayali noktalar üzerinden okuyup değiştirmeye çalışmak başka bir şeydir. Bu nedenle, “yurtta sulh-cihanda sulh” kavramını ikame eden yeni jeopolitik pergelin, başkentimiz Ankara’ya konmasıyla doğmuş olmasına bağlamak tarihin akışına etki etmiştir. Unutmayalım ki Ankara, yeni devletimizin ilan edilmesinden 42 ay önce bu jeopolitiğin merkezi haline gelerek Kurtuluş Savaşı’nın yönetimini üstlenmiştir. Yani Türk milleti takdir edeceğiniz üzere politikasını, coğrafyasından önce oluşturmuştur.
Ankara, yepyeni Türk devletinin etki ve kapsama çemberini belirlemek üzere, pergel ucunun, Ulus’taki Millet Meclisi kürsüsüne batırılmasıyla çizilen milli coğrafyanın yönetim merkezidir. Bunları sizlerle paylaşmaktaki muradım, elbette tarih konusunda sizlere ders vermek değildir. Amacım, yaşadığınız anı, yaşayacağınız geleceği, umutlarımızı, ülkülerimizi, fikirlerimizi ve duygularımızı gerçekçi, uygulanabilir, ulaşılabilir hale getirmeye matuftur. Ülküsüz yol alamayacağımızı, ülküsüz yola koyulamayacağımızı elbette biliyoruz. Ama hesaplanmamış yolculukların bizleri nerelere götürebileceğini önceden bilmemiz mümkün değildir. Tarih, kendisinde güç vehmederek çıktığı serüvende tacını tahtını kaybetmiş saltanat sahipleriyle doludur. Bu izahların ışığıyla Ankara, yalnızca yönetim merkezimiz değildir. Aynı zamanda Anadolu jeopolitiğinin gerçeğinden doğmuş stratejik merkezimizdir. Tarihin derinlerinden beslenen ve ders çıkartan devlet ve yönetim aklının da merkezidir. Varlığı ve sürekliliği hem bugünümüzün ve gerçeğimizin, hem de hayallerimizin ve hedeflerimizin devamı mahiyetinde, aynısıyla da teminatıdır. Şartlar bir gün başka coğrafyaları yönetme imkânı verirse o anın koşullarına göre yeni bir jeopolitik oluşturma fırsatı doğabilir. Bugünkü gerçekler bize istesek de, istemesek de, hesaplarımızı ve adımlarımızı başka başkentlerden bakarak çözme imkanı vermemektedir.
Biz yeryüzüne Ankara’dan bakmak zorundayız. Başka başkentlerin veya merkezlerin çekim alanına kapılarak yapacağımız yorum ve yaklaşımları savunmak, düşürülmek istenen küresel tuzaklar için bir bahane yaratacaktır. Ankara’nın ve Türkiye’nin güvenliği her şeyin önünde ve üstündedir. Türkiye mevcut ağırlığıyla bölgesindeki mazlumların güvencesidir. Türkiye’nin varlığı onların umut adası demektir. Ne var ki önce düşüneceğimiz, öncelikle müdafaa edeceğimiz Türkiye’nin güvenliği, bekası, iç barış ve huzur ortamıdır. İşte “Terörsüz Türkiye” hedefiyle yapmak istediğimiz de tam budur. Dünya’ya Ankara’dan bakmaktan, milli birlik ve kardeşliğimizi gözü kara biçimde savunmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Bölgesel ve küresel sorun alanlarına karşı barışçıl, insani, vicdan temelli ve ahlaki tutarlılığın izdüşümünde yaklaşmanın dışında bir diğer tercihimiz söz konusu değildir. Son söz olarak İran’a yapılan mütehakkim ve mütecaviz saldırıları hiç tereddütsüz kınıyorum. Afganistan ile Pakistan arasındaki çatışmaların son bulmasını, küresel güçlerin dolduruşuna gelerek ilerletilen savaş ve çatışmaların yerini barış ve sükûnet ortamına bırakmasını içtenlikle diliyorum. Bu duygu ve düşüncelerle konuşmamı bitirirken sizleri hepinizi saygılarımla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.
|
||
|
||
| Etiketler: Devlet Bahçeli, MHP, TBMM, Grup Toplantısı |
|
|
||
|




