Bahçeli: Yeni Türk Asırlarına Yelken Açmaya Odaklandık

TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada iç ve dış siyasi gelişmelere yönelik değerlendirmelerde bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, tarihi, jeopolitik konumu ve kültürel sermaye birikimiyle Türk-İslam geleneğinin mirasını barındıran Türkiye'nin öneminin dünya tarafından bilindiğini belirterek; güçlü kurumlara, büyük bir ekonomik kapasiteye, etkili bir diplomasiye ve caydırıcı bir savunma sanayine sahip olan ve sistemsel arızalarını gidermiş, milli birlik ve kardeşliğini tesis etmiş, Türk ve Türkiye yüzyılını inşa etmeye odaklanmış egemen bir ülke olarak, kimseye oyun kurdurtmayacaklarını, istikrara, güvenliğe, huzura ve kardeşliğe kastetmek isteyenlere fırsat vermeyeceklerini, milli birliği kuvvetlendirecek, yeni Türk asırlarına yelken açacaklarını, engelleri aşa aşa, oyunları boza boza güçlü geleceği milletçe birlikte inşa edeceklerini söyledi.

 

MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ'NİN TBMM GRUP TOPLANTISI KONUŞMASI

 

Geçtiğimiz hafta içinde milletçe her birimizi üzüntüye sevk eden kazalar yaşanmıştır. İstanbul’un Maltepe ilçesinde bir binanın iki katının çökmesi sonucu 5 kişi vefat ederken 11 kişi de yaralanmıştır. Ayrıca Manisa'nın Akhisar ilçesinde 11 kişinin hayatını kaybettiği, 27 kişinin yaralandığı, Kahramanmaraş’ta ise bir gencimizin hayatını kaybettiği, içerisinde Kahramanmaraş milletvekilimiz Sayın Zuhal Karakoç’un da bunduğu 7 kişinin ise yaralandığı trafik kazaları yaşanmıştır. Bu kazalarda hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralı olanlara da acil şifalar diliyorum. Bu vesileyle trafikte can güvenliğini esas alan bir yaklaşımla kaza risklerini azaltacak her tedbirin alınmasını, aynı zamanda da kentsel dönüşüme yönelik devletimizce başlatılan seferberliğin süratle tamamlanmasını, başta öncelikli deprem riski bulunan alanlar olmak üzere ülkemizin her yerinde güvenli yapıların inşa edilmesinin önemini vurgulamak istiyorum.

 

Türkiye tarihi ve kültürel müktesebatı, jeopolitik konumu, maddi ve kültürel sermaye birikimiyle dünyanın önemini bildiği bir ülke, kudretini tanıdığı bir devlettir. Zira Türkiye sadece bir ülkenin adı değil, görkemli bir medeniyetin ve zengin Türk-İslam geleneğinin mirasını barındıran toprakların adı, dünyada yeni buluşma ve uzlaşmaların adresidir. Türk-İslam medeniyetinin temsil ettiği ruh ve kök değerlere sahip çıkmak, onları çağdaş ilerlemeler ve yeniliklerle buluşturmak, küresel gelişmeler karşısında Türkiye’nin çıkış yolu olacak, aynı zamanda da mazlum milletlerin hür ve onurlu bir şekilde yaşamasına ışık tutacaktır. Türkiye’nin süregelen ve birçoğunun toplumsal karşılığı olmayan tartışmaları bir kenara bırakarak enerjisini müreffeh ve mutlu bir ülkenin inşası, yüksek değerlerle donanmış yeni bir medeniyetin oluşturulması hedefine yöneltmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Geçen haftaki konuşmamda da ifade ettiğim gibi; ideolojik koordinatlarımız farklı olsa da politik merkezimiz Türkiye’dir. Hiç şüphemiz yoktur ki Türk milleti, sahip olduğu engin tarihî tecrübeye ve kültürel derinliğe, demokratik değerlerle teçhiz edilmiş evrensel kazanımları da eklemleyerek, yeniden büyük bir medeniyet yaratma imkân ve kabiliyetine sahiptir. Türk milletinin başlatacağı medeniyet yürüyüşü; manevî iklimini Türk-İslam kaynaklarından, kültürel temellerini ise kadim değerlerimizden alacaktır.

 

Terörsüz Türkiye, “birlikle ve dirlikle” yaşama iradesi, gönül ve kültür coğrafyamızla beraber insanlığa adaletli bir nizam vaaz eden, Türkiye merkezli yeni bir medeniyet inşasının şuurudur. Milletimizin özgün iradesiyle tesis edilmekte olan terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge girişimi Türkiye hasımlarını ve bölgede hakimiyet kurma heveslilerini endişeye sürüklerken; tarihimizin her döneminde olduğu gibi Türkiye’yi zayıflatmaya dönük sistemli çabalar da devreye sokulmaktadır. Nasıl geçmişte kimi zaman ekonomik, kimi zaman siyasi ve sosyal kimi zaman da terör ve şiddeti esas alan yollarla milletimiz ayrıştırılmak, ekonomimiz istikrarsızlaştırılmak, devletimiz güçsüzleştirilmek istendiyse; yakaladığımız huzur ve güven ortamını sabote etmek isteyenler yine devrededir. Peşinen söyleyelim. Türkiye yolundan, Türk milleti kararından geriye dönmeyecektir. Terörsüz Türkiye adımları ciddiyetle ve samimiyetle atılmaya devam edecek ve en kısa zamanda nihayete erdirilecektir. Aynı zamanda terörsüz bölge yolunda önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde ise İsrail’in bölgeye dönük saldırganlıkları yaklaşan seçimler de bahane edilerek devam etmekte, kışkırtıcılık seviyesi artmaktadır. İlk kıblemiz olan Mescid-i Aksa’ya yönelik provokasyonlar İsrail barbarlığının geldiği seviyeyi göstermektedir. Diğer yandan kutsal topraklara yönelik Husi saldırıları bölgeyi istikrarsızlaştırma hedefinin aynı amaca hizmet eden farklı bir unsurudur. Söylemler farklı olsa da hizmet ettikleri şey farksızdır. MHP olarak ne ilk Kıblemiz Mesci-i Aksa’ya ne Kıblemiz Kâbe’ye ne de Hazreti Rasulullah’ın kutlu mabedine yönelik saldırılara göz yumamayız, sessiz kalmayız, tahammül göstermeyiz. 

 

Kutsal topraklarımız başka bir egemen devletin sınırları içerisinde olsa da kutlu ceddimizin buralardaki mütecaviz eylemleri püskürtmek için başlattığı seferler tarihin hafıza kayıtlarında saklıdır. Türk milletinin tarihinde, kültüründe, inancında, imanında ve devlet geleneğinde mahfuz bu topraklara yönelik saldırılara hiçbir şekilde duyarsız kalamayız. Ne gerekiyorsa da onu yaparız. Bu yönde diplomasinin imkânları, yetmiyorsa caydırıcı güç kullanılmalıdır. Mekke İttifakı kapsamında ülkemizin Suudi Arabsitan’ın savunmasına mümkün olan her türlü askeri desteğin verilmesi, uluslararası hukuku da ihlal eden yaklaşımlara karşı hassasiyetle ve kararlılıkla mukabele edilmesine imkân sağlanmalıdır. Bilindiği gibi dost ve müttefikimiz olan Suudi Arabistan’a yönelik artan Husi saldırıları ağır sivil kayıplara yol açmıştır. Sivillere ve sivil altyapıya saldırmanın uluslararası hukuk ve insancıl hukuk açısından büyük bir suç teşkil ettiği açıktır. Yemen’den Suudi Arabistan’a yönelik bu tür saldırıların en sert şekilde kınanması gerektiği de tartışmasızdır. Nitekim 10 Ekim’de Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na gerçekleştirilen saldırıda 13 kişi hayatını kaybetmiş, 309 kişi yaralanmıştır. Ertesi gün aynı havalimanına düzenlenen yeni bir saldırıda ise bir kişi daha hayatını kaybetmiş, 11 kişi yaralanmıştır. Bu menfur saldırılar, kuşkusuz bütün bölgenin huzur ve istikrarını hedef almaktadır. 

 

Yemen’de uzun yıllardır devam eden çatışmaların yeniden şiddetlenmesi, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı'nın güvenliğini tehlikeye atmakta; uluslararası ticaret, enerji arz güvenliği ve bölgesel ekonomik istikrar bakımından ciddi riskler doğurmaktadır. Ortadoğu'nun içinde bulunduğu bu zor dönemde, bölge ülkeleri arasındaki husumetleri derinleştirecek, yeni çatışma cepheleri açacak ve sivillerin hayatına mal olacak hiçbir eylem mazur görülemeyecektir. Hangi gerekçeyle gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, sivilleri hedef alan saldırılar hiçbir surette meşru görülemeyecektir. Suudi Arabistan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditler karşısında Türkiye, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’ndan kaynaklanan taahhütlerine bağlı kalarak ve İslam âleminin mukaddes beldelerine ev sahipliği yapan bu müttefikimizle dayanışmasını kararlılıkla sürdürecektir. Hatırlatmak isterim ki, Ecdadımız yıllarca “Hâdimü’l-Haremeyn” ile şereflenmiştir. Fahrettin Paşa’nın dillere destan Medine Müdafaası bu şuurun yüksek iradesidir. Öyle ki Peygamber ocağında pişen kahraman Türk askeri, Mehmetçik unvanını bu topraklarda almıştır. Hamdolsun kutsal topraklarımıza dönük inancımız da, imanımız da kararlılığımız da milletimizin kalbinde, devletimizin kurumsallığında ve kudretinde hiç eksilmemiştir ve diridir. Temennimiz, Husilerin saldırılarına derhal son vermesi, Yemen'de kalıcı bir siyasi çözümün tesis edilmesi ve bölgesel ihtilafların diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmesidir.

 

Bölgedeki herkes itidal içerisinde hareket etmeli, aklıselimden şaşmamalıdır. Daha fazla Müslüman kanı akmamalı, tüm bölgemiz huzur ve güven ortamında yaşayabilmelidir. Mezhep farklılıklarını çatışmanın gerekçesi hâline getiren, Müslüman toplumları birbirine düşüren ve bölgenin kaynaklarını savaşlarda tüketenlere, nifak tohumları ekenlere, kardeş kavgası çıksın diye Tel Aviv’de el ovuşturanlara karşı müşterek bir duruş sergilenmelidir. İslam dünyası bir ve bütün olmalı, kardeş kavgası derhal son bulmalıdır. Parti olarak arzumuz, bölge ülkelerinin birbirlerinin güvenliğine katkı sunduğu, ihtilaflarını müzakereyle çözdüğü ve geleceklerini ortak iradeyle inşa ettiği, huzur ve barış içerisinde bir Ortadoğu ve İslam dünyasıdır. Böylesi bir Ortadoğu hayalinin önündeki en büyük engel bölge ve insanlık için büyük tehdit olan Siyonist soykırımcı İsrail’dir. Nitekim 27 Ekim’de bir seçime gidecek olan İsrail’de Netenyahu’nun izlediği soykırım politikası Gazze’yi tüketmekte, yok edici çirkef adımlar Batı Şeria’da da atılmakta, hatta Suriye topraklarının bütününde de yer yer sürmektedir. Asrımıza yakışmayan, insanlığın yüzkarası manzaralar uluslararası kurumların ve tüm dünyanın gözünün önüne sergilenmeye maalesef devam edilmektedir. 

 

Diğer yandan Yunanistan yönetiminin İsrail ile yakınlaşarak kendisini daha güçlü ve güvende hissedeceğini zannetmesi, Türkiye’nin deniz yetki alanlarındaki hak ve menfaatlerine dönük ihlallere dur dediğimizde İsrail’in kendisini koruyabileceğini umması tarihten ve günümüzden hiçbir ders almadığı anlamına gelecektir. Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında geliştirilmek istenen elektrik bağlantısı projesi, deniz yetki alanlarına ilişkin ihtilafları yeniden gündeme taşımıştır. ABD Dışişleri Bakanının projeye desteğini açıklaması ve Atina’nın deniz tabanı araştırmalarını yeniden başlatma girişimi, meselenin uluslararası boyutunu da ortaya koymaktadır. Türkiye’nin güzergâha ilişkin önceden koordinasyon gerektiği yönündeki tutumu ortadayken, üçüncü ülkelerin desteğini almakla Ankara’nın itirazlarını aşabileceğini sanmak Atina için ciddi bir hata olacaktır. Yunanistan, bölgemizde kalıcı huzur ve barış istiyorsa, bunun yolunun komşularla dostane ilişkiler tesis etmekten geçtiğini unutmamalıdır. Yunanistan, Türkiye’nin haklarını ve Kıbrıs Türk Devleti’nin egemenliğini tanımadıkça, kimle ittifak kurarsa kursun, kiminle ne anlaşma imzalarsa imzalasın ve hangi silahları alırsa alsın kendisini güvende hissedemeyeceğini artık anlamalıdır. Şayet Yunan hükümeti bizden korunmak için silahlanıyorsa, Türk barışına sığınmasını; bizleri korkutmak için silahlanıyorsa, hiçbir gücün bizi korkutamayacağını asla aklından çıkarmamasını kendilerine tavsiye ederiz. Bizim arzumuz ve tercihimiz, Yunan-Rum ekseninin gereksiz şovlardan ve husumetlerden uzaklaşması, diyalog ve diplomasiyle sorunları çözme iradesi sergilemesidir. Atina’daki acemi siyasetçiler, Türkiye’nin besleyeceği saygı ve dostluğun, İsrail’in satacağı silah ve mühimmattan daha güçlü olduğunu artık idrak etmelidir. 

 

Uluslararası hukuku ihlal ederek yapılan egemenlik haklarımıza yönelik bazı saldırılarla beraber ülkemizi istikrarsızlaştırmaya, milletimizi kutuplaştırmaya ve birçok konuda da umutsuzluğa sevk etmeye dönük girişimler eş zamanlı devam etmektedir. Türkiye güçlendikçe, kardeşliğini pekiştirdikçe huzurumuzu sabote etmeye yönelik fitne ve nifak da yaygınlaşmakta, Türkiye hasımlarıyla birlikte içerideki taşeronlar da hareketlenmektedir. Devlet millet dayanışması, güven iklimi oluştukça, geleceğin güçlü Türkiye’sine yönelik ortak irade serpildikçe provokasyon girişimleri artmaktadır. Türkiye kamuda, siyasette ve diğer birçok alanda arınma ve aklanma dönemindedir. Köklü sorunlarını çözüme kavuşturabileceği uygun bir iklimdedir. Bununla beraber yapılan operasyonları, devletin, kamu menfaatlerini istismara yönelik hukuksuzlukları açığa çıkarma yolunda attığı adımları, yeni bir kuşatma ve istikrarsızlaştırma sürecine çekmek bir kısım siyaset ve medya aracılığıyla sosyal hareketlilik yaratmak arzusu da dikkat çekmektedir. Türkiye yükselme, milli birlik ve kardeşlikte buluşma evresinde iken içeriden ve dışarıdan toplumu tahrik edici olaylar karşısında tüm kurumlarıyla birlikte duyarlı ve hazır bulunmuşluk içinde olmalıdır. Belediyelerde yaşanan yolsuzluk ve ahlaksızlıkların ülke düzeyinde yayıldığı bir dönemde siyaset adına bunların üstünün örtülmesine yahut olduğundan farklı gösterilmek suretiyle kamu malına zarar verenlerin, yetim hakkına el uzatanların masumlaştırılmasına fırsat verilmemelidir. Sermaye piyasalarında yaşanan gelişmelerle birlikte veya futbolda, hakemlik camiasında yaşananlar da soruşturulmalı Türkiye her bakımdan gayrı hukuki ve gayrı ahlaki unsurlardan ayıklanmalıdır. Hiçbir yolsuzluk ve usulsüzlük hukuk önünde koruma görmemelidir, nitekim görmemektedir.

 

Fon soruşturması kapsamında devletimizin kurumları gerekli adımları atmakta, yargı süreci işlemekte, küçük yatırımcıyı korumaya dönük yasal süreçler de başlatılmış bulunmaktadır. Kurumlarımıza ve Türk adaletine güveniyor, adaletin doğru aynı zamanda da hızlı tecelli etmesini milletimiz adına bekliyoruz. Bununla birlikte dikkatlerinizi çekmek isteri ki; bu süreçte özellikle muhalefet çevresince “elmayla armut” aynı kefede tartılmaya kalkılmakta, kamuoyunu yanıltmak, yönlendirmek ve tahrik etmek amacıyla organize suç şebekesi haline gelmiş, kamu malına el uzatmış, milletimizin üzerine çökmüş belediyelerdeki ahlaksızlar gürühunun eylemleri milletimizden saklanmaya, üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Belediyelerdeki rüşvet ve yolsuzluk operasyonları karşında Fon, rövanşizmin politik anestezisi olarak siyasi kültürün damarlarına zerk edilmek istenmekte bu şekilde olayın mahiyetini anlamaktan ziyade Türk toplumunun hali pür melalini suni bir gündeme hapsetmek arzu edilmektedir. Dolayısıyla ahlaki standartlar, partizan tutumlar ve iktidar- muhalefet dikotomisine bağlı olarak, göreceleştirilmektedir. Nitekim muhalefet, yönetimindeki belediyelere yönelik rüşvet, yolsuzluk ve diğer ahlaka mugayir eylemler karşısında fon krizini bir kaçış rampası olarak görmekte, ahlaki zafiyetlerinin üstünü örtmeye yönelik bir fırsata dönüştürmek çabasına girmektedir.

 

Bize göre sağlıklı bir sosyal düzenin temel unsuru Ahlaki standartlaşmadır. Ahlak sadece düşüncesi ve eylemi memnu olan yasaklar bütünü değildir. Ahlak, bireye düşünce ve eylemlerinde toplumsal sorumluluk yükleyen, toplumla beraber yaşama kültür ve iradesini dosdoğru bir istikamete kavuşturan zihniyet ve eylem meselesidir. Türk düşüncesinin mürşidi Merhum Ziya Gökalp’in tabiriyle “Ailenin esası olan velayeti hassa ile devletin temeli olan velayeti amme, kuvvetlerini ahlaktan alırlar”. Dolayısıyla bir toplumun ahlakı; zihniyette berraklığın, düşüncede ilke ve değerlerin, söylemde tutarlılığın, eylemde ise sorumluluğun gaye ve gayretidir. Haddizatında ahlak, iktisadi faaliyetlerin ve sosyal hayatın çekim merkezidir. Ahlakın eksenindeki kayma, aileden kurumsal yapıya; kamudan özel alana; siyasetten iktisadi alana kadar yerleşik değerlerin dağılmasına ve karışmasına sebebiyet verir. İktisat ilmimizin kutup yıldızı Merhum Sabri Ülgener’in de belirttiği üzere zihniyet ile davranışı birbirine sıkı sıkıya bağlayan temel unsur ahlaktır. Zira iktisat ahlakı da bu anlayıştan neşet etmiştir. Ahlak bağları kopmuş bir toplum, ahlaki bağlamlardan arındırılmış bir sosyal düzensizliğin içerisinde bocalar; yaşadığı buhrandan çıkış yolunu ise ahlaki mübahlıkta bulur. Ahlaki mübahlık ise Erol Güngör’ün ifadesiyle “kültürel kodlarımız ile medeniyet anlayışımız arasında yabancılaşmayı doğurur.” Bu bağlamda gündemdeki tartışmaların esasını sosyal düzen erozyonunun ve ahlak buhranının izdüşümü olarak görmek gerekmektedir.  

 

Bu nedenle MHP olarak ahlak terazisinde adaletin üleştirilmesi ve dağıtılmasını, bunun için de ahlaki standartlaşmanın evvele siyaset kurumunda tesis edilmesini öngörmekteyiz. En nihayetinden ahlak ve adaletin temeli vicdandır. Vicdan, iktidarda adaleti, devlet erkanında liyakati, siyaset kurumunda ise aklı ve ahlakı harekete geçirecektir. Bu cümleden olarak devletimizin ilgili kurumları olanı biteni, çalanı, talan edeni, kamuoyuna açıklamalı doğru bilgilerle kamuoyunu aydınlatmalıdır. Somutlaşmış, mahkeme kararları netleşmiş, hukuk önünde belirli hale gelmiş konular milletimizle behemehâl paylaşılmalı, belediyelerdeki yolsuzlukların boyutu vatandaşlarımızın bilgisine sunulmalıdır. Haklıyla haksızı, doğruyla yanlışı fark etmeyi mümkün kılacak etkili bir iletişim stratejisiyle toplumsal kafa karışıklığı önlenmelidir. Ülkemizin terörsüz Türkiye sürecinde yönlendirilmiş sanal meselelerle odağını kaybedeceği bir yöne sürüklenmesine izin verilmemelidir. Milletçe terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge yolunda atılan adımlara, elde edilen kazanımlara ve güçlü gelecek tasavvurumuza odaklanılmalıdır. Çünkü siyasette, medya ve sosyal medyadaki hedef saptırma girişimlerinin,  toplumsal güveni ve kurumlara duyulan inancı zayıflatma çabalarının; umutsuzluğu yaymaya, Türkiye’nin prangalarıyla baş başa kalmasını sağlamaya yönelik daha geniş bir çerçevenin parçası olduğu anlaşılmaktadır. Bu yaklaşımın temel hedeflerinden birisi, söz konusu olayları Türkiye’de kurumsal ve siyasal yapının bütünüyle çürüdüğünün göstergeleri olarak takdim ederek toplumda çaresizlikle birlikte kutuplaşma ve siyasal gerilim yaratmaktır. Nihai aşamada “yönetilemeyen, kurumları işlevsizleşen ve toplumsal bütünlüğü zayıflayan bir Türkiye” algısı oluşturmaktır. Bu alçaklığa müsaade edemeyiz, izin veremeyiz. Unutulmasın. Kurumlara yönelik güvenin aşındırılması ve toplumsal fay hatlarının belirginleştirilmesi, Türkiye’nin demokratik, ekonomik ve güvenlik bağlamındaki kazanımları karşısında büyük bir bühtan, siyasetin sağlıklı işleyişi açısından ciddi riskler doğurabilecek büyük bir ihanet olacaktır.

 

Böylesi bir atmosferin Türkiye’yi yalnızca siyasal ve toplumsal açıdan değil, ekonomik açıdan da olumsuz etkileyebileceği, yatırımcı algısından finansal istikrara, ülke risk priminden uluslararası itibarına kadar geniş bir alanda Türkiye’nin güvenilirliği üzerinde baskı oluşturabileceği açıktır. Türkiye’nin dirlik ve düzeni her şeyin üstünde, her türlü siyasi mülahazanın önceliğindedir. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunların gerçekliğini inkâr etmeden; vatandaşımızın sosyo ekonomik beklentilerini dikkate alan bununla birlikte yolsuzluk, usulsüzlük ve yozlaşmayla etkin ve hukuka uygun biçimde mücadele edildiğine ilişkin kamuoyunun ikna olacağı bir yaklaşımı hep birlikte sergilemek durumundayız. Türkiye hepimizin, hep birlikte Türkiye’yiz. Milletçe kederimiz bir, kıvancımız bir, geleceğimiz birdir. Yapmamız gereken, olayları siyasal çatışmanın aracı hâline getirmek değil, hukuk ve demokrasi temelinde kurumsal dayanıklılığı artırarak gelecek perspektifimizi güçlendirmektir. Hatırlatmak isterim Türkiye eski Türkiye değildir. Güçlü kurumlara, büyük bir ekonomik kapasiteye, etkili bir diplomasiye ve caydırıcı bir savunma sanayine sahiptir. Sistemsel arızalarını gidermiş, milli birlik ve kardeşliğini tesis etmiş, Türk ve Türkiye yüzyılını inşa etmeye odaklanmış,  gıpta ile bakılan bir Türkiye hamdolsun egemendir. Kimseye oyun kurdurmayız, istikrarımıza, güvenliğimize, huzurumuza ve kardeşliğimize kastetmek isteyenlere fırsat vermeyiz. Milletimiz emin olsun, milli birliğimizi kuvvetlendirecek, yeni Türk asırlarına yelken açacağız. Engelleri aşa aşa, oyunları boza boza güçlü geleceğimizi milletçe birlikte inşa edeceğiz.

 

Fransa’da yaşanan öğrenci eylemleri Avrupa’nın toplumsal huzur ve istikrar bakımından karşı karşıya bulunduğu sorunları bir kez daha gözler önüne sermiştir. Okulların fiziki şartlarının iyileştirilmesi, öğretmen açığının giderilmesi ve eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması talebiyle sokaklara inen gençler, esasen geleceklerinden kaygı duyduklarını ortaya koymaktadır. Avrupa’nın artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi ağır sorunlarla yüzleştiği bir dönemde, gençlerin kitlesel şekilde sokaklara inmesi toplumsal huzur ve dayanışma ikliminin giderek bozulacağına işaret etmektedir. Göstericilerin Bastil Meydanı'nda toplanması, Fransız Devrimine yapılan bir gönderme olmaktan öte, olayların daha geniş kitleleri sokağa dökme potansiyeli taşıdığına işaret etmektedir. 1968 olaylarını ve 2018’deki Sarı Yeleklileri hatırlatan gösteriler, gerekçe gösterilen sorunların çözülememesi halinde, eylemlerin Fransa’dan başlayarak dalga dalga diğer Avrupa ülkelerine de yayılma potansiyeli taşımaktadır. Diğer taraftan, gösterilere yönelik polis müdahalelerinde yaşanan ağır yaralanmalar ve binlerce kişinin gözaltına alınması, başka ülkelere demokrasi ve insan hakları konusunda ders vermeyi alışkanlık hâline getirenlerin, aynı ilkeleri kendi vatandaşları söz konusu olduğunda nasıl görmezden gelebildiğini göstermiştir. Benzer durumlar Türkiye’de yaşansa “insan hakları ve demokrasi” çağrısı yapacak Avrupalı liderlerin Fransa’daki şiddete ses çıkarmaması, Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü bir kez daha ifşa etmiştir. 

 

Fransa ve muhtemelen başka ülkeleri de etkisi altına alacak olan bu gelişmeler, Avrupa’nın sosyal devlet anlayışından uzaklaştığını ve eğitim şartlarının giderek bozulduğunu göstermektedir. Türkiye ise, eğitimde attığı adımların karşılığını uluslararası ölçekte almaktadır. OECD tarafından açıklanan PISA 2025 sonuçlarına göre ülkemiz, bir önceki değerlendirmeye kıyasla matematik, fen bilimleri ve okuma becerilerinin her üçünde de puanını en fazla artıran OECD ülkesi olmuş; fen bilimleri ve okuma becerilerinde OECD ortalamasının üzerine çıkarken matematikte bu ortalamayı yakalamıştır. Bu başarı, Türkiye’nin eğitimde kaydettiği ilerlemenin somut bir göstergesi olmuştur. Gençlerimizi geleceğe hazırlamak ve Türk ve Türkiye Yüzyılı hedeflerimize doğru hızla yol almak için gençlerimize ve milli eğitime azamî ölçüde kaynak ayırmamız gerektiğini de bu vesileyle vurgulamak istiyorum. Manevî ve kültürel değerlerimizi özümsemiş, düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş; sorumluluk duygusu ve toplumsal duyarlılığı yüksek; yeni gelişmelere açık, bilim ve teknoloji üretimine yatkın, girişimci, demokrat, kültürlü, erdemli ve inançlı nesiller, Türk Asrı’nın mimarı ve geleceğimizin teminatı olacaktır. Bu çerçevede eğitim sistemimiz, bilgi toplumunun gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmış, uluslararası rekabet yeteneğine sahip, teknoloji kültürü gelişmiş insan gücünün yetiştirilmesini sağlayacak şekilde yapılandırılmalı; eğitim mekânları, eğitim teknolojileri ve insan gücü imkânları nitelik ve nicelik açısından en üst standartlara yükseltilmelidir.

 

Bununla birlikte Türkiye’de yaşanan birkaç okul hadisesini de dikkatle takip etmek güvenlik tedbirleriyle birlikte okul, aile ve öğretmen üçgeninde geliştirilecek etkili önlemlerle bir daha benzeri hadiselerin yaşanmamasını sağlamak, geleceğimizin teminatı çocuklarımızla birlikte sistemi ve yönetimi hedef alan iç ve dış kaynaklı tehditlere karşı duyarlı olmak şarttır. Milletimizin her sorunu bizim de sorunumuzdur. Haklı beklentileri bizim de talebimizdir. Önümüzdeki dönemi, yasama faaliyetlerimizin odağına vatandaşlarımızın sosyo-ekonomik sorunlarını çözmeye, beklentilerini karşılamaya dönük atılımların yapılacağı bir yasama yılı olarak görüyoruz. Her bir milletvekili arkadaşımdan bu yöndeki çalışmalarını hızlandırmasını bekliyorum. Cumhur İttifakı birlikteliğinde tüm sorunlarımızı aşacak, milletimizi daha mutlu devletimizi daha güçlü kılacağız. Büyük Ozanımız Merhum Aşık Veysel’in deyişiyle diyorum ki: “Son verelim iftiraya bühtana Kardeşane sevişelim can cana. Elbirlikle çalışalım Vatana Çok okul fabrika kuralım kardaş” Bu düşüncelerle sayın milletvekillerini ve muhterem misafirlerimizi bir kez daha hürmet ve muhabbetle selamlıyor, her birinizi Allah’a emanet ediyorum. Gençlerimize de sesleniyorum: Fransa'ya heveslenmeyin. Batı emperyalizmine kapılmayın. Türkiye'ye sahip çıkın. Türkiye sizin olsun.