Bahçeli: Kuşatmaları Yaran Tarihe Türk Mührünü Vuran Milletiz

TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada iç ve dış siyasi gelişmelere yönelik değerlendirmelerde bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, tarih boyunca bölgenin masa başı hesaplara, cetvelle çizilen haritalara, dışarıdan dayatılan statülere ve emperyal niyetlere maruz kaldığını hatırlatarak; esareti ayağının altında ezen, zilleti kapısından içeri sokmayan, ihanete nefes aldırmayan, haritalara sığmayıp nice devletler kuran, ateş çemberlerini yara yara küllerinden yeniden doğan, kuşatmaları paramparça edip ayak bastığı her toprağı vatan tutan ve tarihin akışına, çağların kapılarına Türk mührünü vuran aziz bir milletin evlatları olduklarını söyledi.

 

MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ'NİN TBMM GRUP TOPLANTISI KONUŞMASI

 

Dünyanın neresinde bir milletin barış ve huzur iklimi hedef alınsa, bir devletin kalbine silahlar doğrultulsa, nerede bir mazlumun ahı yükselse, neresinde bir ananın yüreği ateşe verilse, orada yalnızca o ülkenin değil bütün insanlığın imtihanı başlamış demektir. Bugün yakın coğrafyamızda yaşananlar da bize sadece savaşların, gerilimlerin ve diplomatik çekişmelerin seyrini değil; aynı zamanda uluslararası hukukun ve insanlık duygularımızın seyrettiği istikametin vahim tablosunu göstermektedir. Atalarımız “Ateş düştüğü yeri yakar” demiştir. Fakat bugün yakın coğrafyamızda harlanan ateş, yalnızca düştüğü yeri değil; sınırları aşan, bombalar yağdıran, gökleri karartan, denizleri kabartan ve dumanı kapımıza kadar dayanan tehlikeli bir yangına dönüşmüştür. Tarihi tecrübelerimiz ve uluslararası gündeme Ankara’dan açılan penceremizden baktığımızda görünen manzara açık ve nettir: Bölgenin kalbine düşen her kıvılcım, ihmale uğradıkça yeni cephelere, yeni krizlere, yeni göçlere, yeni güvenlik tehditlerine ve yeni emperyal hesaplara kapı aralamaktadır. Sözde barış çağrılarının gölgesinde yeni cepheler açılmakta, yavan diplomasi cümlelerinin, samimiyetsiz insani temennilerin arkasında askeri yığınaklar büyümekte, hukukla perdelenen söylemlerin ardında kanlı çıkar hesapları yürütülmektedir.

 

Bir tarafta dünyayı pazarlık masası bilip haritaları cetvelle çizen, milletleri menfaat aracı, mazlumları pazarlık kozu olarak gören hırs küpü bir emperyal siyaset bezirganı vardır. Diğer tarafta ise sözde devlet, özde bebek katili bir işgal şebekesi; hastaneleri, okulları, mülteci kamplarını hedef alan, çocukların kefenleri üzerine güvenlik yalanları ve sınır politikaları inşa eden kanlı bir savaş makinesi vardır. Bu namussuz karabatak düzeni ne ateşkes tanımakta ne de insanlığın kadim ve ortak değerlerini çiğneyip geçerken dünya milletleri karşısında en küçük bir mahcubiyet göstermektedir. Bu tablo karşısında gerçeği bütün açıklığıyla söylemek mecburiyetindeyiz: Küresel sistemin çivisi çıkmış; adalet terazisi şaşmış, kantarın topuzu kaçmış, güç dengeleri yerinden oynamış; insanlığın müşterek vicdanı, kan kokusu karışmış petrol ve toprak rant siyasetleri arasında ağır bir imtihana mahkûm edilmiştir. Bugün hak, emperyal tahakkümün postalları altında ezilmekte; hukuk, Siyonist karabasanın menfaat çarklarında öğütülmekte; barış, silah tacirlerinin kanlı iştahlarına kurban edilmektedir. Vaşington’un tehdit dili ile Tel Aviv’in Lübnan ve Gazze’deki masumlar üzerinden yürüttüğü katliam düzeni aynı karanlık masada buluşmakta; Orta Doğu’da kazan kaynamakta, bölgemizin kalbine her geçen gün yeni hançerler saplanmaktadır.

 

Bugün Orta Doğu’da yaşanan gerilimi sadece İran ile İsrail arasında cereyan eden bir çatışma olarak görmek büyük bir yanılgı olacaktır. Bu mesele yalnızca Tahran’ın, Tel Aviv’in, Vaşington’un veya Beyrut’un meselesi değildir. Bu mesele Hürmüz Boğazı’ndan Doğu Akdeniz’e, Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’ın kuzeyinden Kızıldeniz’e, Körfez’den Kıbrıs’a kadar uzanan; deniz ticaret yollarından petrol ve doğal gaz yataklarına, su güvenliği havzalarından enerji geçiş güzergahlarına yayılan; bölgedeki tarihi, kültürel, etnik ve mezhepsel hassasiyetleri kışkırtmaktan geri durmayan geniş bir güvenlik denklemidir. Bu denklemi sadece bugünün askeri hareketliliğiyle ve kriz başlıklarıyla okumak eksik kalacaktır. Çünkü bugün kışkırtılan siyasi fay hatlarının, dün masa başlarında çizilen sınırlarla; bugün sahada kullanılan terör aparatlarının, dün coğrafyamıza ekilen ayrılık tohumlarıyla; bugün enerji yolları üzerinde kurulan baskının, dün milletlerin kaderine vurulmak istenen emperyal prangalarla doğrudan bağı vardır. Bölgemizde her kriz bir anda ortaya çıkmış değildir. Her yangının altında bir kül, her çatışmanın gerisinde dumanı tüten bir kin, her dayatmanın arkasında yarım kalmış bir emperyal hesap vardır. Tarihi bilenler bugünkü hadiseleri daha açık okur. Bölgemiz ilk defa masa başı hesaplara, cetvelle çizilen haritalara, dışarıdan dayatılan statülere ve emperyal niyetlere maruz kalmamaktadır. Dün Sykes-Picot ile coğrafyamızın damarları kesilmek istendi. Dün Balfour Deklarasyonu ile Filistin’in kalbine zehirli bir tohum ekildi. Dün Sevr ile Türk milletine kefen biçildi. Dün Musul’dan Kerkük’e, Halep’ten Kudüs’e, Kıbrıs’tan Batı Trakya’ya kadar nice vatan parçası üzerinde hesap yapıldı. Fakat hesap sahipleri bir şeyi unuttu: Türk milleti köşeye sıkıştırılacak bir millet değildir. Türk milleti, karşısına yedi düvel de dizilse tarih sahnesinden silinecek bir millet değildir. Türkiye, ham hayaller kurulup çizilen haritaların kenarına sıkıştırılacak, eline bir avuç toprak verilip denizlerinden koparılacak bir ülke değildir. 

 

Lozan’da varlığını tescilleyen, Kıbrıs’ta kardeşinin imdadına yetişen, terörle mücadelede dağları titreten, Adalar Denizi’nde baskılar ve hukuksuzluklar karşısında geri adım atmayan, enginlere Türk mührünü vuran Türkiye; bugün de aynı tarihi şuurla ayaktadır. İsimler farklılaşmış, siyasi yollara yeni şeritler eklenmiş, askeri yöntemler teknolojiyle gelişmiş; fakat niyet değişmemiştir. Bölgemizin topraklarına fitne tohumları ekmek, damarlarına ihanet zerk etmek, asırlık komşuları birbirine kırdırmak, devletleri içeriden zayıflatmak, enerji yollarını gasp etmek isteyen küresel şer çevreleri iş başındadır. Türkiye’yi çevresinden kuşatılmış, yılgınlığa sürüklenmiş, kolay lokma haline gelmiş bir ülke olarak görmek isteyen karanlık odakların nefesi hemen sınırımızın dışındadır, gözleri üzerimizde ve bir yılan gibi pusudadır. Gaflete düşmeyecek, rehavete kapılmayacağız. Fitnenin diline, fesadın gölgesine, fettanın oyununa teslim olmayacağız. Bir olacağız, diri duracağız, aynı bayrağın altında aynı istikbale yürüyeceğiz. Çünkü biz Türk milletiyiz. Biz; esareti ayağının altında ezen, zilleti kapısından içeri sokmayan, ihanete nefes aldırmayan, haritalara sığmayıp nice devletler kuran, ateş çemberlerini yara yara küllerinden yeniden doğan, kuşatmaları paramparça edip ayak bastığı her toprağı vatan tutan ve tarihin akışına, çağların kapılarına Türk mührünü vuran aziz milletin evlatlarıyız. Merhum şairimiz Mehmet Emin Yurdakul, aziz Türk milletine şöyle sesleniyordu: “Senin gibi bir yiğit ve bir ulu milleti İnsanoğlu doğduğu günden beri görmedi.” Aklımız devlette, kalbimiz millette, gözümüz istikbalde, irademiz Türk ve Türkiye Yüzyılı’nın kutlu istikametinde ilerlemeye devam edeceğiz.

 

İsrail’in bölgede uyguladığı saldırgan, hukuk tanımaz ve kan dökmekten çekinmeyen siyaset artık yalnız Filistin’i değil; Lübnan’ı, Suriye’yi, İran’ı, Körfez ülkelerini ve Doğu Akdeniz’i aynı anda tehdit eden bir yangın haritasına dönüşmüştür. Gazze’de bebeklerin, kadınların, yaşlıların, hastaların üzerine bomba yağdıran hasta ve işgalci zihniyet; bugün Lübnan’da da aynı hain yöntemi sürdürmektedir. Beyrut’un semalarında dolaşan savaş uçakları, sadece Lübnan’ın egemenliğine değil, bölgesel barış çağrılarına meydan okumakta; huzur arayış ve arzularına kulak tıkamaktadır. Arz-ı Mevut yalanıyla, vaat edilmiş topraklar masallarıyla meşrulaştırılmak istenen işgalci iştah; milletlerin kaderini Siyonist yayılmacılık saplantılarına göre yeniden biçimlendirme hevesindedir. Lübnan zaten yıllardır siyasi kırılganlıklarla, ekonomik buhranlarla, toplumsal ayrışmalarla ve dış müdahalelerle yıpratılmış bir ülkedir. Böyle bir ülkenin yeniden saldırıların hedefi haline getirilmesi, bölgesel yangının bilinçli biçimde diri tutulduğunu göstermektedir. Diğer yandan ABD’nin İran’a dönük askeri ve siyasi baskısı, bölgesel gerilimi söndürmekten ziyade daha da derinleştirmektedir. Bir yanda müzakere denilmekte, diğer yanda tehdit dili yükselmektedir. Bir yanda ateşkesten bahsedilmekte, diğer yanda Hürmüz Boğazı’nda askeri operasyonlar sürdürülmektedir. Bir yanda barış masası kuruluyormuş gibi yapılmakta, diğer yanda savaşın ihtimal hesapları hala canlı tutulmaktadır. Bu nasıl diplomasidir? Bu nasıl barış arayışıdır? Bu nasıl uluslararası hukuk düzenidir? Eğer bir ülke, “olmazsa başka yolla yaparız” diyerek müzakere masasına bomba gölgesi düşürüyorsa, orada diplomasi değil şantaj vardır. Eğer bir devlet, “ateşkes sürüyor” derken aynı anda deniz yollarında abluka, askeri tehdit ve düşük yoğunluklu çatışma dili kullanıyorsa, orada baskı vardır. Eğer bir işgal yönetimi, anasının kucağından koparılmış süt kuzusu bebeklerin kanını güvenlik kalkanı gibi kullanıyor; enkaza çevrilmiş şehirlerin, yetim kalmış çocukların üstüne siyaset bina ediyorsa, orada katliam vardır. Barış kelimesini ağzına alıp savaşın fitilini cebinde taşıyanlar, insanlığı aldatamayacaktır. Gözünü kan ve petrol hırsı bürümüş olanlar, bölgemizi Mesiyanik hezeyanlarına kurban edemeyecektir. Mağdurun çığlığı, mazlumun ahı, mahzunun sessizliği er ya da geç zalimlerin yakasına yapışacaktır.

 

Tam da bu noktada Terörsüz Türkiye hedefinin ne kadar hayati ve ne kadar isabetli olduğu bir kez daha bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. Bugün bölgemizde yaşanan her kriz, bir dış politika gündem başlığı olduğu kadar; iç cephemizin sağlamlığına, kardeşlik hukukumuzun gücüne, devletimizin teyakkuzuna ve milletimizin ortak gelecek arzusuna yönelen bir sınamadır. Terörsüz Türkiye, bölgesel fırtınalar karşısında milli varlığımızın zırhıdır. Terörsüz Türkiye, emperyalizmin taşeronluğunu yapan mahfillerin, etnik fitne mühendislerinin ve din kisvesi altında Siyonist kuruntu tacirlerinin Türkiye üzerinde kurmak istediği oyunu bozma iradesidir. Terörsüz Türkiye; Hürmüz’den Doğu Akdeniz’e, Lübnan’dan Suriye’ye, İran’dan Irak’ın kuzeyine kadar uzanan kriz kuşağı karşısında Türkiye’nin iç cephesini muhkem tutma gayretidir. Dışarıda savaşın dumanı yükselirken; içeride kardeşlik hukukumuza doğrultulan bozgunculuk namlusuna fırsat veremeyiz, tefrika ve tahrik emellerine rıza gösteremeyiz, habis niyetlerin nefes almasına müsaade edemeyiz. Bölgemizin etrafında kanlı hesaplar yapılırken; yüce Türk milletinin birliğini, dirayetini ve bin yıllık kardeşliğini zaafa uğratamayız. Çünkü bahçe duvarının ardında hesap yapan gafilin ilk yokladığı yer, yuvamızın içindeki çatlaklardır. Sınırlarımızın ötesinde kurulan her tezgâh Ankara’dan görülmektedir. Türkiye, ne karanlıkta yatacak ne de kara düş görecektir. Bugün ABD’nin İran hattında kurduğu baskı, İsrail’in bölgesel kaosu derinleştiren saldırgan siyaseti, Suriye ve Irak sahasındaki kırılganlıklar, Doğu Akdeniz’deki askeri hareketlilik ve Hürmüz’den Lübnan’a kadar uzanan gerilim kuşağı, Türkiye’nin iç cephesine dönük sabotaj ihtimallerini de artırmaktadır.

 

Şunu açıkça ifade etmek gerekir: Terörsüz Türkiye iradesi samimiyetle ilerlerken, bu iradeyi zehirlemek isteyen dış mahfiller de boş durmamaktadır. Türkiye’nin huzura, kardeşliğe ve güvenli geleceğe yürüdüğü bir dönemde; bölgesel savaşlardan, güç boşluklarından ve jeopolitik belirsizliklerden medet uman çevrelerin terör uzantılarını yeniden kullanma arayışında olduğu görülmektedir. ABD’nin bölgedeki nüfuz ağı ile İsrail’in kaos siyasetinin aynı hatta buluştuğu her yerde; terör örgütleri birer piyon, birer maşa, uzaktan kumandalı birer aparat olarak sahneye sürülmek istenmektedir. Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmaların yeni himaye kapıları araması, Irak’ın kuzeyindeki eski mevzilerin diri tutulmak istenmesi, İran sahasındaki her gerilimin farklı uzantılar üzerinden fırsata çevrilmeye çalışılması tesadüf değildir. Bunlar, Türkiye’nin iç huzurunu, kardeşlik hukukunu ve güvenlik mimarisini hedef alan daha büyük bir oyunun parçalarıdır. Bu sebeple Terörsüz Türkiye hedefini korumak, ihanet şebekelerinin hesabını bozmanın gereğidir. Biz Terörsüz Türkiye derken; içeride huzuru, dışarıda caydırıcılığı, sınırlarımızda emniyeti, bölgemizde istikrarı ve milletimizin birliğini aynı anda savunuyoruz. Dışarıda kaos girdabı kol gezerken, savaş borazanları kulakları sağır ederken, ülkemiz jeopolitik depremlere sürüklenmek istenirken surda gedik açtırmayacağız. İşte Terörsüz Türkiye hedefi bu büyük tablonun merkezindedir. İşte bu yüzden Terörsüz Türkiye diyoruz. İşte bu yüzden iç cepheyi sağlam tutmak zorundayız. İşte bu yüzden kardeşlik hukukunu tahkim etmeyi, yalnızca iyi niyetli bir temenni olarak değil; doğrudan doğruya milli güvenlik meselesi biçiminde ele alıyoruz.

 

Yıllarca “milli beka” sözümüzle akıllarınca eğlendiler. Devletimizin geleceğine dair kaygılarımızı küçümsediler. Cumhur İttifakı’nın tarihi varlık sebebini günlük siyasetin dar hesaplarına hapsetmeye kalkıştılar. Terörsüz Türkiye hedefimizi çarpıttılar. Türk milliyetçiliğinin son kalesi olan MHP’nin adını karanlık senaryolarla yan yana getirme garabetine düştüler. Türk ve Türkiye Yüzyılı yürüyüşümüze sırt döndüler. Şimdi sormak hakkımızdır: Anlaşıldı mı neden milli beka dedik? İdrak edildi mi neden Terörsüz Türkiye diye ısrar ettik? Bu hedef; Türkiye’nin yabancı tufanlar karşısında savrulmaması, bölgesel çalkantıların arasında sıkıştırılmaması, emperyalist ve Siyonist maşaların yarattığı krizlerle oyalanmaması için tarihi bir zarurettir. Bu nedenle Terörsüz Türkiye hedefi kararlılıkla sürdürülecektir. Dün alay edenler bugün mahcup olmalıdır. Dün “beka” sözüne burun kıvırıp dillerine alayla sakız edenler bugün aynaya bakmalıdır. Dün Terörsüz Türkiye hedefini çarpıtanlar bugün oldukları yerden utanmalı, Cumhur İttifakı ekseninde kurulan milli cephenin karşısında durdukları için hicap duymalıdır. Terörsüz Türkiye hedefimizi küçümseyenler; Türkiye’nin hangi kuşatmaları yardığını, hangi hendekleri kapattığını, sınırlarımızın hemen ötesinde, kıyılarımızın hemen karşısında nice milletler ateş çemberleri içine düşmüşken bu aziz vatanın nasıl bir huzur ve istikrar adası olarak ayakta tutulduğunu idrak edememiştir. Nitekim zaman bizi haklı çıkarmıştır. Aziz milletimiz kimin küçük hesapların, günü kurtarma telaşının peşine düştüğünü; kiminse vatan ile millet derdine ömür ve gönül verdiğini bütün çıplaklığıyla görmüş ve kavramıştır.

 

Bugün artık hakikat daha gür, daha berrak biçimde anlaşılmaktadır. Bu hakikatin aynasında CHP’nin içine düştüğü yönetim buhranı da bütün çıplaklığıyla görülmektedir. CHP’li belediyeler etrafında uzun süredir biriken şaibe süreçleri; rüşvet, görevi kötüye kullanma, yolsuzluk ve kamu gücünün menfaat ilişkilerine alet edildiği yönündeki peş peşe patlayan vakalar hepimizin malumudur. Vatandaşa hizmet makamı olması gereken belediyelerin CHP çatısı altında rant iddialarıyla, yönetim zafiyetleriyle ve kamu emanetini taşıyamama garabetiyle anılır hale gelmesi başlı başına ibretlik bir tablodur. Bugün görüyoruz ki yerelde başlayan bu çözülme, dönüp dolaşıp CHP Genel Merkezi’nin çatısına çökmüştür. Ecdadımız “Balık baştan kokar” demiştir. CHP’li belediyelerde kendini gösteren savrukluk, şaibe ve yönetim aczi; bugün genel merkeze sirayet etmiş, parti yönetiminin içine düştüğü dağınıklığı bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. CHP bugün milletin karşısına; kendi iç hesaplaşmasının, koltuk kavgasının, mahkeme süreçleriyle düğümlenen yönetim krizinin ve kurumsal aklını tüketen hizip mücadelesinin gölgesiyle çıkmaktadır. Bu tablo tesadüf değildir. Bu tablo, siyaseti millete hizmetin şerefli yolu olmaktan çıkarıp kişisel ikbalin, hırsın, öfkenin ve güç gösterisinin dar patikasına sıkıştıran anlayışın neticesidir. Bugün CHP’de bir siyasi partinin kendi hukukunu, geleneğini, kurumsallığını ve meşruiyet zeminini nasıl aşındırdığı vahim bir manzaradır. Sağduyuyla karşılanması gereken hukuki süreçlerin meydan okuyucu bir üslupla gölgelenmesi, siyasi kıyametin büyük alametlerindendir. Parti içi arınma ve durulma ihtiyacının tehditkâr cümlelerin gölgesinde kalması, idari iflasın vesikasıdır. İç düğümleri çözmek yerine yağlı urganlara sarılmak, kementleri ülke gündeminin boynuna ısrarla dolamak, aziz milletimize ne fayda getirir?

 

Buradan açıkça ifade ediyoruz: Bizim meselemiz CHP’nin içine düştüğü dağınıklıktan siyasi kazanç üretmek değildir. Bizim meselemiz; Türkiye’de siyaset kurumunun ağırlığını, millet iradesinin saygınlığını ve hukukun üstünlüğünü korumaktır. Ancak görünen köy de kılavuz istememektedir. CHP’de bugün iki ayrı yön, iki ayrı dil, iki ayrı merkez, iki ayrı meşruiyet iddiası; muhalefetin gidişatı bakımından kaygı verici bir gerçek olarak karşımızdadır. Bir tarafta hukuki zemine dönme ihtiyacı, toparlanma isteğiyle buluşmaktadır. Diğer tarafta meydan okuma üzerinden güç gösterileri sergilenmekte sokak diliyle parti içi krizi büyütme hevesi gündemin üzerine ağır bir sis misali çökmektedir. Bu noktada CHP’ye ve Sayın Özgür Özel’e düşen; ateşe körükle gitmek değil, aklıselimle hareket etmektir. Zira keskin sirke ancak küpüne zarar verir. CHP, kendi içindeki çetrefilli ihtilafı meydanların hararetine terk etmemelidir. Serinkanlılıkla yürütülmesi gereken hukuki süreci kalabalıkların gürültüsüne bırakmamalıdır. Cumhuriyetle yaşıt bir siyasi parti olmanın ağırlığı ve kurumsallığını niteliksiz sokak diline havale etmek, ölü gözünden yaş beklemekten farksızdır. Bugün CHP’nin önünde iki yol vardır: Ya kendi iç meselesini hukuk ve sağduyu zemininde çözecek ya da kendi eliyle büyüttüğü düğümü milletimizin gündemine yeni bir yük olarak taşıyacaktır. Nitekim ülke gündemi, siyasi partilerin kendi iç hesaplarının yükünü taşıyacak bir hamal değildir. Siyasette her sözün bir sonucu, her tavrın bir karşılığı, öfkeyle kalkılan her oturuşun bir maliyeti vardır. Bu hesabın sonunda mahcup olmamak, milletin vicdanına borçlu kalmamak isteniyorsa gaflet uykularından uyanılmalı, gözler dört açılmalıdır.

 

Siyaset; millete hizmet etme yolunda feraseti fevriliğe, aklı asabiyete, sükuneti saldırganlığa tercih etme sanatıdır. Bu sanatın sanatkarı olmak isteniyorsa sözlerimize kulak verilmelidir. Bu sebeple Sayın Özgür Özel’e tavsiyemiz açıktır: CHP’nin iç gerilimini sırtlanıp meydanlara taşımaktan, CHP bünyesindeki çatlağı memleket sathına yaymaktan, mevki yarışını demokrasi kahramanlığı gibi servis etmekten vazgeçilmelidir. Genel merkezdeki çift başlılık, teşkilatlara sirayet eden huzursuzluk ve TBMM koridorlarına taşan buhran ayan beyan ortadadır. Kaynayan kazanı kapakla bastırmaya çalışmak akıl karı değildir. Hararet yapan bir aracın gazına basarcasına CHP’yi daha büyük bir savruluşa sürüklemekten yüz çevrilmelidir. Motoru yakmadan, direksiyonu kilitlemeden, yoldan büsbütün çıkmadan bu gidişata bir an evvel nizam verilmelidir. Hz. Ali’ye atfedilen hikmetli söz ne güzeldir: “Hak sizi hür yaratmışken hırs sizi kul etmesin.” İşte bizim siyaset anlayışımızın özü de budur. Hırsın kulu olanlar koltuğun gölgesinde küçülür; Hakk’ın yolunda yürüyenler milletin gönlünde büyür.

 

Sözlerime son verirken, Sınırlarımızın ötesinde yükselen her kriz başlığını Ankara merkezli bir okuyuşla kavrayan kıymetli dava arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum. Terörsüz Türkiye idealine sarsılmaz inançlarıyla kuvvet veren, kardeşlik hukukumuza yönelen her karanlık hesabın karşısında dimdik duran, şahsi heveslerini ülküsünün önüne koymayan, Türk ve Türkiye Yüzyılı yürüyüşümüze can suyu olan yiğitler yiğidi ülküdaşlarımı hürmetle selamlıyorum. Makamı değil mesuliyetin peşinden giden, menfaatlerini değil milletimizi gözeten tüm gönüldaşlarıma şükranlarımı sunuyorum. Cenab-ı Allah birliğimizi daim, devletimizi payidar, davamızı muzaffer eylesin. Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.