Bahçeli'den Cumhurbaşkanına 7 Öneri...

  MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 04 Kasın 2012 tarihinde gerçekleştirilen 10.Olağan Büyük Kurultayında seçilen Merkez Yönetim Kurulu ilk toplantısında belirlenen Başkanlık Divanı üyelerini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 'e takdim ederek, ''Türkiye'nin içinde bulunduğu bazı sorunlarla ilgili görüş ve önerilerini'' içeren bir mektup sundu.   Bahçeli, Çankaya Köşkü 'ndeki kabulde Gül'e sunduğu mektupta, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorun ve sıkıntılar hakkındaki partisinin tespit ve önerilerini, 7 başlık halinde sıraladı. MHP Genel Merkezince konu hakkında yapılan yazılı açıklama: Sayın Cumhurbaşkanım; Milliyetçi Hareket Partisi’nin 4 Kasım 2012 tarihinde gerçekleştirdiği 10.Olağan Büyük Kurultayında seçilen Merkez Yönetim Kurulu 15 Kasım 2012 tarihinde ilk toplantısını yapmıştır. Bu kapsamda partimiz Başkanlık Divanı üyeleri belirlenmiş ve görevlerine başlamışlardır. Bugün, Milliyetçi Hareket Partisi Başkanlık Divanı’nda görev alan değerli arkadaşlarımızı size takdim etmek amacıyla Cumhurbaşkanlığı makamını ziyaret etmiş bulunmaktayız. Ülkemizi had safhada meşgul eden temel gündem maddeleri ve yoğunlaşan önemli meselelerle ilgili görüş ve önerilerimizi bu vesileyle ifade etmek sahip olduğumuz siyasi sorumluluğun doğal bir gereği olarak kabul edilmelidir. Bu itibarla Milliyetçi Hareket Partisi’nin, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorun ve sıkıntılar hakkındaki tespit ve önerileri aşağıda yedi başlık halinde ifade edilmiştir. Öncelikle belirtmek lazımdır ki, 21 Haziran 2010 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamına sunduğumuz “Bölücü Terörle Mücadele” konusundaki tespit ve tekliflerimiz hala geçerliliğini muhafaza etmektedir. Söz konusu tarihte sunduğumuz görüşlerimizin bugün ne kadar yerinde, ne kadar isabetli ve ne denli doğru çıktığı bir kez daha netlik kazanmıştır. Olaylara yaklaşımdaki hassasiyet, problemleri ele almadaki derinlik ve çözüm konusundaki samimiyet hiç şüphesiz sarsıcı gelişmeler karşısındaki sağlam ve sağlıklı bir bakış için vazgeçilmez önemdedir. Türkiye bugün vahim bir gidişatın dar ve karanlık patikasında haddinden fazla sıkışmış ve kısılmış durumdadır. İç ve dış politika düzleminde yeşeren ve arkasında da millet ve devlet bünyesine tutunarak kronikleşen sorunlar ülkemizin önünü kapatmakta, ufkunu daraltmakta ve geleceğini karartmaktadır. Çapı ve çeperi devamlı surette genişleyen kaotik nitelikli hadiseler millet varlığını tesadüflerin pamuk ipliğine bağlamakta ve Türk devlet geleneğini hercümerç hale getirmektedir. Hızla genişleyen siyasi, sosyolojik ve psikolojik girdap beklenti ve umutları da içine almakta ve yutmaktadır. Bilhassa milli kimlikte başlayan çözülme ve aşınmalar muhatap kalınan sorunların hazırlayıcısı ve hızlandırıcısı olarak son derece dikkat çekicidir. Etnik nitelikli bölücü terörün iştahlanması, ardı ardına taleplerini dayatması milli kimliğin koruyucu zırhının zedelenmesiyle adeta doğru orantılıdır. Türkiyelilik gibi coğrafya bazlı kimlik icat ve inşa çabaları Türk milletinin tarihi, kültürel ve sosyal gerçeklerini yıpratması bakımından son derece sakıncalı bir işlev görmektedir. Milletçe kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, nereye varmak istediğimizi, hangi kaynaklardan ve köklerden beslendiğimizi belirleyen milli kimliğin hırpalanma gayretleri milletimizi bir arada tutan bağlara kaygı verici düzeyde zarar vermektedir.   Birinci olarak; Türk milli kimliğinin yüz yüze kaldığı saldırı ve mütecaviz eğilimleri durdurmak, değilse bile aşama aşama hafifletmek devlet ricalinin başlıca görevleri arasında görülmelidir. Aksi halde, kimliği erozyona uğramış, tarihsel çizgisi kırılmış, kültür kodları tarumar olmuş ve asırların göz nuruyla biriken milli değerleri çarçur edilmiş aziz millet varlığının son yurdundaki mevcudiyeti sakatlanacağı gibi, bağımsızlığı da rastlantılara mahkûm edilecektir. Bu nedenle başta vatandaşlık tanımı olmak üzere, anayasa vasıtasıyla kurulmaya ve yerleştirilmeye çalışılan milli kimlik karşıtı oluşumlara mutlaka uyarıcı, önleyici ve öğüt verici bir tutum takınmak çok faydalı olacaktır. Türk milletinin unutulmuşluğa terk edilen; adını, adabını, adaletini, acısını, ahfadını, anısını ve asaletini teminat altına almanın muazzez yollarından birisi de budur. Hali hazırda Türkiye’nin en önemli açmazı kanlı terör örgütünün hain saldırıları ve ortaya çıkardığı kabarık faturasıdır. Bölücü teröre yumuşak yaklaşımlar, bölücülüğün hedef ve emellerini basite alan tutumlar, dayatmalarına öngörüsüzlükle göz yuman politikalar,  müzakereyle mücadele arasında gidip gelen kararsızlık sarkacı bunun en başta gelen müsebbipleri arasındadır. Bölücü terör ve şehir uzantıları dört bir koldan Türkiye’yi ahtapot gibi sarmıştır. İmralı talimatlarıyla son bulan cezaevlerindeki açlık grevleri son iki ayı geçen bir süredir ülkemizin görüş mesafesini bulandırmıştır. Ölüm üzerinden kumar oynayan, bedenlerini alet ederek dağdaki eylemlerini başka türlü sürdüren terör yandaşları şantajla Türk milletine gözdağı vermişlerdir. Görüldüğü kadarıyla cezaevlerindeki açlık grevi amacına ulaşmış; hükümet maalesef teslimiyet ruhuyla hareket ederek zorlamalara direnememiştir. Etnik temelli bölücü terörün doymak, vazgeçmek, tatmin ve ikna olmak gibi bir karakterinin bulunmadığı her defasında ihmal edilmiş veya bilerek görmezden gelinmiştir. Yakın tarihin bizlere gösterdiği tecrübelerle sabittir ki, etnik bölücülüğün istekleri verilenlerden her zaman bir fazla olacak, en sonunda da kaçınılmaz felaket kapıya dayanacaktır. Bunun da adı siyasal bağımsızlıktır ki, bu tehdit şu an itibariyle kanatlarını kurmakta, koordinatlarını belirmekte ve stratejisini adım adım yürütmektedir.   İkinci olarak; etnik nitelikli bölücü terörün dayatmalarına aldırış etmeden ve bundan sonra daha fazla ödün verecek şartların oluşmasına fırsat tanımadan Türk milletinin itibar ve saygınlığına ne pahasına olursa olsun halel getirilmemelidir. Bölücü terörün artan saldırganlığında uyandırılan umutların, yaratılan heyecanların, gösterilen kolaylıkların ve tesis edilen hatalı ilişki ağlarının ciddi payı bulunmaktadır. Bastırdıkça muvaffak olacağı kanısına son 10 yılın siyasi kompozisyonuyla ulaşan PKK terörü; alan hâkimiyeti teşebbüsleriyle ve vatanımızın her köşesinde düzenlediği insanlık dışı saldırılarıyla varlığını gündemde tutmuştur. Ne hazindir ki, verilen şehitler üzerinden pazarlık kanalları açılmış, analar ağlamasın propagandası zımnen bölücü terörle görüşme bahanesi yapılmıştır. Düşüncesizce Kandil ve İmralı direkt muhatap alınarak gündem belirleyen aktörler haline getirilmiş; çözüm, çıkış, barış, hak ve silahlar dursun beyanlarıyla bölücü terör iktidar ve devlet karşısında umduğunun üzerinde mevkii elde etmiştir. PKK’yla Oslo’da mutabakat arayışları, İmralı’yla görüşme ve anlaşma adımları Türk devlet geleneğinde tamiri çok güç olacak vahim bir sapma, terör örgütünde ise önemli bir moral ve motivasyon kazanımı haline dönüşmüştür. Yenilgi psikolojisini “akan kanlar dursun” sözleriyle tevil etmeye kalkan anlayışın hem kendisinin sürüklendiği hem de milletimizi çektiği yer pek tabiidir ki çıkmaz sokak olmuştur. Bu zamana kadar ne kan durmuş, ne anaların ağlaması dinmiş ne de kayıplarımızda bir azalma görülmüştür.   Üçüncü olarak; hangi sebep ve mazeret ileri sürülürse sürülsün milletimizin kanını döken, varlığımıza hançer vurmaya cüret eden terör örgütü ve elebaşlarıyla kurgulanan temas ve diyalog hamlelerinden sıyrılmak ve devlet umurunun gereklerini yerine getirmek yeri dolmaz milli bir sorumluluk olarak ortadadır. Türkiye 21.yüzyılın ikinci on yılında, Cumhuriyetimizin 100. yıldönümü olan 2023’e 10 yıl kala karanlık bir devirden geçmektedir. Aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar zamanı 10 yılı doldurmuştur. Geride kalan yıllar bin yıllık kardeşlik duygularına sayısız karşı çıkışların, saygısız duruşların ve haddi aşan vuruşların örnekleriyle maluldür. Türk milletini etnik kimlikler kategorisine düşüren, burada alt kültür dairelerin kalburunda eleyen ve nihayetinde de önce 36’ya ayırıp sonra da bir yapma aymazlığıyla vakit geçiren bir zihniyetin çelişki ve zikzakları son 10 yılın özeti olmuştur. Türk milleti gerçeğini anlamayan siyasi mantık garabeti, milletten taviz vererek sorunları bitireceği, devletten pay vererek meselelerin üstesinden geleceği zehabına kapılmıştır. Bunun için aziz milletimiz tesadüflerin oyuncağına çevrilmiştir. Açıktır ki, millet yapısıyla oynamak, bölünmenin esas ve ilkelerini belirleyen ve mazisi yüz yılı aşan sanal sorun alanlarına tekrar iltifat edilmesiyle paralel seyretmiştir. Elbette sözde Kürt sorunu bunlardan birisidir. Türk milletinin eşit, saygın ve değerli fertlerini sorun kalıbına dökerek bölücülüğün mimarisine harç karmak büyük sorunlara davetiye çıkarmıştır. Sözde Kürt sorunu kartvizitinin yazım ve dağıtım mekanizmasında faal olarak vazife alanların; Türk milletini bir ve beraber görmek istemedikleri ve bunun için de bir asırdır planlanan dört parçalı Kürdistan’ın sütunlarını dikmekle meşgul oldukları kesin olan bir husustur. Kürt sorunu tanımlaması millet mefhumuna cepheden vurulan kategorik bir darbedir. Bunun yanı sıra sözde Kürt sorunu tanımlamasındaki ısrar ve inat Türk milletinin arasına ister istemez kuşkular sokarak birlik duygusunu yokuşa sürecektir. Üstelik bu yapay sorun millet varlığının ihlal ve imhası anlamına da gelmektedir. Böylesi bir sorun izahı, doğrudan doğruya bireysel hak ve özgürlük alanlarının kolektif hüviyete bürünmesine köprü vazifesi görecektir ki, bunun sonucunda Türk milletinin bin yıllık muazzam birlik ve bütünlük ülküsü tahminlerin ötesinde yara alacak ve malum son oldukça yakınlaşacaktır.   Dördüncü olarak; sözde Kürt sorunu ifadesinden acilen cayılmalı, Türk milleti şemsiyesi altında herkesin eşit hak ve sorumlulukları vurgusu güçlü bir şekilde yapılmalıdır. Demokrasinin yaşaması, Cumhuriyet’in sürdürebilirliği ve kardeşlik hissiyatının pekiştirilerek tescillenmesi ancak bu sayede ileriye taşınabilecektir. Milletimizin dayanışma, yardımlaşma ve yakınlık ruhu zedelenmeden, iç barış ve huzur ortamı daha fazla gölgelemeden ülkemizin her yöresindeki insanımızın ekonomik, sosyal ve kültürel sorunları ele alınmalı ve zorlama sorunların kıskacından çıkılmalıdır. Bu bir tercihten öte, milletimizin baki kalması, millet ve devlet bekasının güvenceye alınması ve üniter devlet yapısının sağlam esaslarla güçlendirilmesi için elzemdir. Kardeşlik duygusunun hasar alması, farklılıklar üzerinden yürütülen vurguların artırılması, etnik bölücü taleplerin meşru ve demokratik hak arayışı olarak ele alınması geri dönüşü olmayacak bir mecranın kilidini açacaktır. Bu sürecin sonunda ise kardeş kavgası ve kanlı bir bölünme ortamı tüm vahşetiyle milletimizi beklemektedir. Bu olumsuzluğa ilave olarak, Türkiye’nin milli devlet yapısının, üniterlik özelliğinin hedef tahtası haline getirildiği çoktandır bilinmektedir. Demokratik özerklik, bölgesel yönetimler veya federasyon özlemleri her geçen gün ivme kazanmaktadır. Özellikle TBMM’nde kabul edilen Büyükşehir Kanunu önümüzdeki dönemde Türkiye ve Türk milleti için büyük maliyetlere neden olacağı şimdiden bellidir. Bölgesel yönetimlerin şifrelerini, federasyona geçişin yapı taşlarını muhteviyatında barındıran bu yasanın, projelendirilen başkanlık sistemiyle birleşince Türkiye’yi meçhule götüreceği kötümser bir yorum ya da anlamsız bir itiraz olarak yorumlanmamalıdır. Siyasi bağlılığı ve inanışı ne olursa olsun, geleceğin Türkiye’sini ve gelecek nesillerin mevcudiyetini bugünden düşünmek durumunda olan, günü değil yarınların derdine düşen bir devlet idaresinin bu kaygıları objektif bir şekilde gözden geçirip iyi niyetle yaklaşmasında sonsuz yararlar olacağı tartışmasızdır.   Bu çerçevede beşinci olarak; TBMM’nde kabul edilen Büyükşehir Kanunun dikkat ve titizlikle incelenmesi ve tekrar iadesinin sağlanması en belirgin beklentilerimiz arasındadır. Kaldı ki parlamenter sistemin ilgasıyla tesis edilecek ve tek adamlığa kılıf olacak başkanlık sistemi hazırlıklarına daha belirgin bir müdahale yapılmalı ve bu yönde tavsiyeler verilmelidir. Bu ortam içinde anadilde eğitim ve anadilde savunma isteklerinin karşılanması için gözle görülür bir pozitif tutum sergilendiği anlaşılmaktadır. Milli şuurun liste başında dilin olduğu, bu yolla da mensubiyetin olgunlaştığı bilinen ve yerleşik bir sosyolojik olgudur. Dilin bir milletin oluşumunda yeri dolmaz bir fonksiyonu bulunmaktadır. Dil bir milletin alameti farikasıdır. Bu nedenle dil millet hayatında hiçbir şeyle kıyaslanmayacak derecede hayati rol oynamaktadır. Elbette anadilin konuşulması, anadille anlaşılması ve bu yolla iletişimin sağlanması insani bir durum olup saygı duyulmalıdır. Ancak bu husus, Türk milletinin resmi dili Türkçe olduğu kesin hükmünü asla değiştiremeyecektir. Anadil eğitim talepleri, eğer mümkün olursa Türk milletinin içinden başka milletlerin ortaya çıkarılması için sosyolojik kazı faaliyeti olarak kullanılmaktadır. Buna sessiz kalmak ve hatta onay vermek ise milletin dağılması, ayrışması ve parçalanması anlamına gelecektir.   Bu yüzden altıncı olarak; anadil eğitim ve savunma taleplerine yönelik tedbir geliştirmek, körüklenen etnik alevi söndürmek için inisiyatif almak gecikmeden sağlanmalıdır. Türkiye dış politika konusunda çok boyutlu ve çok yönlü sorunlar yaşamaktadır. Komşu coğrafyalardaki iç yangın ve isyan döngüsüne taraf olmak Türkiye’nin aleyhine olan vakıalara meydan açmaktadır. Çöken komşularla sıfır sorun politikası ülkemizi yalnızlığa itmiştir. Bölgesinde sözü geçen ülke iddiaları, sözü ciddiye alınmayan ülke gerçeğine kısa zaman içinde dönüşmüştür. İran, Suriye, Irak ve İsrail ile ilişkiler kopma noktasına gelmiş, Rusya ve diğer bölge ülkeleriyle kurulan diplomatik temaslar inişli çıkışlı bir seviyeye gerilemiştir. Batı’nın kurduğu oyun planında aktif rol kapma çabaları Türkiye’yi başkent Ankara vizyon ve jeopolitiğinden koparmıştır. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör oluşumları, sınırlarımızın emniyetinin kaybolması Türkiye’nin kırmızı çizgilerini anlamsız ve içi boş bir hale düşürmüştür. Öyle ki, dünün peşmerge reisleri Türkiye’nin içişlerine aleni karışırken ve hassas konularla ilgili fikir beyan ederken hiçbir yaptırım ve ikazla karşılamamaktadırlar. Hükümetin merak ve ilgi sahası ülkemizi birinci derecede ilgilendiren konu başlıkları olmaktan çıkmıştır. İç sorunlarımız katlanırken, vatandaşlarımızın sorunları ağırlaşırken dış politikada hamaset nutukları atmak, gereğini yerine getirmekten azade diklenmelerle vakit geçirmek Türkiye’nin itibarına büyük zararlar vermektedir. İç politikadaki açıkları dış politikadaki suni mevzilerle ve fuzuli meydan okumalarla dengelemeye çalışmak günü kurtarmaya yetse de, uzun vadede acı sonuçlara neden olacağı açıktır. Nitekim yedinci ve son olarak; Türkiye’nin dış politikası baştan ayağa ele alınarak düzeltilmeli ve Türk milletinin menfaatine olmayan maceralardan, sonu hüsran olacak çıkışlardan, iç politikayla tahkim edilmemiş rest çeken kofluklardan bir an önce uzaklaşılmalıdır.   Sonuçta; Türkiye’nin çoğalan ve endişe verici bir kıvama gelen sorunlarının çözümü için sorumluluk mertebesinde olan herkes milli bir duyarlılık halinde ve eşgüdüm içinde hareket etmelidir. Türkiye yalnızca bir coğrafyanın adı değildir. Bunun üstünde ve önünde; binlerce yılın hatıralarının emanetini son vatanımızda Türk milletiyle yaşatılma ve var etme iradesinin, çağları aşarak gelen Türk-İslam medeniyetinin devletleşmiş bugünkü varisidir. Türk milleti de zamanı gelince bir mağlubun iniltileriyle dününden, birliğinden ve mukaddesatından ayrılacak derme çatma bir kalabalık değildir. Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan ve tek dil ülküsünün kayıtsız şartsız benimsenerek geleceğe aktarılması bugün devletin en yüksek makamlarında bulunanların en ahlaki ve milli vecibesidir. Bölücülüğe prim vermeden, terörle etkili, bütünlükçü ve geniş ölçekli mücadele sistemi uygulayarak Türkiye’ye ve Türk milletine kast eden şuursuzları tesirsiz hale getirmek, PKK’nın son militanını ve son silahını teslim alasıya kadar Türk devletinin kudretini çekinmeden göstermek devlet idaresinin asli ve kati vazifesidir. Milliyetçi Hareket Partisi milli, dinamik, dürüst, içten ve samimi adım ve yaklaşımları da her zamanki gibi destekleyecek ve muhalefet etmenin her şeye karşı çıkmak olmadığını yeri ve zamanı geldiğinde göstermekten gocunmayacaktır. Çare; Türk milletinde buluşmak ve bu muhteşem değere sonuna kadar sahip çıkmaktır. Çözüm; ecdadımızın izinden, armağan ettiği coğrafyamızın, tarihimizin ve kültürel potansiyelimizin istikametinden ayrılmamaktır. Türkiye ve Türk milletinin sonsuza kadar var olması, içinde kıvrandığı sorunları aşması için bize göre başka bir seçenek yoktur.